kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Kahve ve Kahvehaneler

Tunç İşoğlu

Kahve

Kahve aynı ismi taşıyan, fidan boyunda küçük bir ağacın meyvasıdır. Yemen'in en sıcak bölgesinde yetişen kahve fındık gibi sert bir kabuk içinde bulunur ve kabuk kırılınca içinden iki adet kahve çekirdeği çıkar. Gençliğinde yeşil olan bitki haşlanıp kuruyunca habeş bir renk alır (Üçok 1963: 42).

Kahve kelimesi, Arapça "kahwa"dan geldiği, bu sözcüğün de Habeşistan'da kahve üreten Kaffa bölgesinden alındığı tahmin edilir.

Kahvenin Kökeni

Filiz verebilir kahve tohumlarının Bab-ül Mendep'ten başlayıp Kızıldeniz üzerinden Arap Yarımadası'na giren deniz yolunu hangi zaman diliminde aştıklarını bugün bilmediğimiz gibi, bu tohumları Arap Yarımadası'na getirip dağ yamaçlarında ekenlerin kim oldukları hakkında da bilgimiz yoktur ama Arap topraklarına ilk dikenler, ister modern etno-botanikçilerin tahmin ettiği gibi 14. yüzyıldaki "Etiyopyalı fatihler", isterse de bir uyarıcı uzmanı ya da bir tüccar olsun, kesin olan şudur: Kahvenin, yenilikçi Müslümanlığın damgasını taşıyan zafer alayı (1450-1600) gelişmiş bir uygarlığa sahip Arap dünyasının en son köşesinden – burada da özellikle Sufi tarikatlarından - yola çıkmış olsa da, daha sonraki ilerlemesini Osmanlı İmparatorluğu'nun pek de ince sayılmayacak fetih ruhuna borçludur. Bir Arap el yazmasına göre,1450 civarında Aden'de el-Zebbani adında bir alim yaşıyordu; kahvenin Yemen'de önce Sufi tarikatının gece toplantılarında, üyelerin yorucu zikir ayinlerine dayanabilmeleri amacıyla içilmesi, bu alimin sosyal ve dinsel otoritesi sayesinde gerçekleşmişti. Kendisine büyük bir saygı duyulan bu adam, bir görev için Etiyopya'ya gitmişti: " Orada bulunduğu süre içinde kahve içen insanlar görse de, ilk başlarda bunu üzerinde pek durmamıştı. Ama Aden'e geri döndüğünde hastalanınca, Etiyopya'da kahve içildiğini de anımsayarak kendisi de kahve içti. Toplumsal itibarı yüksek müftünün kahve içmesi, kahvenin de itibarını arttırdı. Kahvenin çok tüketilmesinin başlangıcı ve kökeni budur." Büyük bir Sufi cemaatinin üyesi olan Zebbhanı'nın 1454'te Habeşistan dağlarından getirilen tohumlarla kahve bahçeleri kurduğu söylenir. Yemen'deki Sufi cemaatleri dışa kapalı tekkeler değildi ve üyelerinin çoğu dinsel toplantılara ancak günlük uğraşları elverdiği ölçüde katılan bir tür boş zaman dervişleriydi; tarikat kuralları sır gibi saklanmadığı için, Yemen halkının insanı uyanık tutan bu içecekle tanışması çok uzun sürmemiştir (Heıse 2001: 18).

Kahve bitkisi Yemen toprağında çok iyi yetişiyor, hasat verimli oluyordu ve "Arap" kahve çekirdeği tam da Arap imparatorluğu sona ererken dünyayı fethetmeye başladı. Kahve çekirdeği Araplar tarafından Mekke ve Medine'ye getirildi (1470-1500) ve 1510'da Kahire'deki ilahiyat okulunda okuyan Yemenli öğrenciler, dinsel toplantılarında elbette yanlarında getirdikleri kahveyi içiyorlardı. Kahve burada da bir sır olarak kalmadı; kimi öğrenci harçlığını çıkarmak için, memleketinden uzaktaki bu yerde bilinmeyen kahveyi cami çevresinde satmaya başladı.

Kahvenin hac kenti Mekke'de, birdenbire yaygınlaşmasıyla, hukuk alimlerinin, hekimlerin ve düzen koruyucularının büyük tartışmalarla kahve konusu ele alındı. Tartışmaların sonunda "dinen caiz" olduğu, genel İslam hukukuyla bağdaştığı ve tüm Müslüman kadın ve erkek tarafından bedene ve akıla bir zarar vermeden içilebileceği kararına vardılar (Heıse 2001: 20).

Bunun sonucunda, kahve tarımı ve ticareti çığ gibi büyüdü ve giderek daha fazla kişinin büyük paralar kazandığı bol kazançlı bir işe dönüşmüştür.

Kahve İstanbul'a Müslüman tüccarlar tarafından Yemen, Cizye, Kahire ve İskenderiye kentlerinden geçerek ulaşmıştır (Evren1996) ve İstanbul'da ilk kez 1517'de I.Sultan Selim zamanında içilmiştir. 1600'lerde ise tüm Osmanlı İmparatorluğu'nda tanınan kahve özel misafirliklerde (Bedevilerde, diplomatlarda, tüccarlarda) içilmeye başlanmış ve belli bir kahve içme ritüeli gelişmiştir. Bu tarihten sonra kahve Babıali'nin tuğrasını ve sancağını izleyerek kuzeye ve batıya ( Anadolu, Balkanlar ve Macaristan'a) yayılmış, ayrıca Osmanlı tüccarları sayesinde önce İtalya'ya daha sonra Fransa'ya oradan da bütün Avrupa'ya ulaşmıştır (Üçok 1963: 43).

Kahve Hakkındaki Efsaneler

1450'den önce kahve kullanımına ilişkin bilgiler son derece muğlak olduğundan yitip gitmiş olun bilgilerin yerine fantezi yüklü efsaneler ve binbir gece öyküleri cirit atmıştır. Bunlar;

• Yemen'deki Hıristiyan manastırının çobanı, keşişlere hayvanlarının gece uyuyamadıklarından yakınır. Hayvanlar gece boyunca oradan oraya hoplayıp zıplıyor ve yedince günde bile en ufak bir yorgunluk belirtisi göstermiyorlardır. Manastırın idarecisi, hayvanların bu davranışının nedenini yedikleri şeylerde aramak gerektiğini söyler. Bunun üzerine çoban ve iki keşiş yola koyulurlar ve sürünün otladığı yerlerde, daha önce bilmedikleri çalı türünden bir bitkiye rastlarlar. Bu koyu yeşil çalının küçük beyaz çiçekli, meyva durmuş dallarından birkaçını koparırlar: Yanlarında getirdikleri bu dallardan, özellikle koyu kırmızı, mora çalan taneciklerden bir içecek hazırlayıp tadına bakarlar ve bütün geceyi en ufak bir uyku gereksinimi duymadan, canlı ve neşeli bir ruh hali içinde geçirirler. O günden beri, keşişlerin, gecenin belirli saatlerinde dua etmeyi ve nöbet tutmayı gerektiren manastır kurallarına uymalarının kolaylaştırmak için, manastırlarda bu "meyva suyu"nu pişirmek adet olmuştur. Bu bitkinin sert çekirdeğinin kaynatılmasıyla elde edilen sıvı, çeşitli rahatsızlıklara da iyi geliyor gibidir. Tüm bu mükemmel özellikler, manastır idarecisine misafir oldukları sırada bu içecekten içen bazı tüccarlarında ilgisini çeker. Tüccarlar bu çekirdeğin ticaretini yapmaya başlarlar ve böylelikle komşu vilayetler de harika siyah meyva suyundan yavaş yavaş haberdar olurlar; sonunda bu bilgi tüm doğuya yayılır (Heıse 2001: 14).

• 16. yüzyıldaki bir rivayete göre Hz.Süleyman kahveyi ilk içen kişidir. Süleyman yolculukları sırasında uğradığı bir şehirde şehrin sakinlerinin bilinmeyen bir hastalığa yakalandığını görür ve Cebrail'in buyruğu üzerine Yemen'den gelen kahve çekirdeklerini kavurarak bundan hazırladığı içeceği hastalara verir. Bunu içen hastalar iyileşir (Emiroğlu 2002: 340).

• Ömer diye biri (13. yy) bir iftira yüzünden haksız yere mahküm edilmiş vahşi, ücra bir taş çölüne sürgün edilmiştir. Bu çölde yenilebilir hiçbir şey yetmemektedir. Çok zor durunda kalan Ömer, taşların arasında yetişen hiç bilmediği bir çalının tanelerini toplayarak kaynatır ve içer. Ömer ve açlıktan ölmek üzere olan arkadaşları derhal eski canlılıklarına kavuşur. Çölde dolaşan, cüzamlı birkaç adam da yanlarına yaklaşır. Ömer onlara da bu içecekten verir ve hastalıklarını iyileştirir. Tanelerden kaynatılan içecek sayesinde gerçekleşen bu mucizevi iyileşme olayı, halifenin kulağına gider; halife bu olayda Allah'ın kudretini görür ve Ömer'in masum olduğunu anlar. Ömer'in yurduna geri dönmesine izin verilir; halife, Ömer'i unvanlarla donatır ve ona bir saray hediye eder.

• Doğulu öykü anlatıcıları, büyük peygamberlerinin amansız bir hastalığa yakalandığını kulaktan kulağa anlatırlar. Bunun üzerine, başmelek Cebrail, bu defa elinde dumanı tüten, koyu renkli bir sıvıyla dolu bir kapla peygambere görünür. Hz. Muhammed bu içeceği içer ve derhal sağlığına kavuşur. En hoş abartı ise, peygamberin bu ilahi içeceği içtikten sonra kırk karısının koynuna kırk gün boyunca her gece girebildiğidir (Heıse 2001: 14).



Kahvehaneler

Kahvehanelerin doğuşu hakkında bir tarih verecek olursak 1511 yılını öne sürebiliriz: Gerçekten de kahvehane ilk kez Mekke'de, kahve tüketilen kamusal bir alanda (bir caminin yanında) ortaya çıkmıştır (Gregorie 1999: 14).

İstanbul'da ise ilk kahvehaneler, 1555 yılında, muhtemelen Sultan'ın onayıyla açılmıştır. Türk tarihçisi Peçevi (1574-1650) şöyle yazmaktadır: "962/1554-55 yılınd[1], Halepli Hakem adında bir tüccar ve Şamlı Şems adında bir Efendi, şehre (İstanbul) geldiler. Her ikisi de Tahtakale semtinde büyük birer dükkan (Kahvehane) açıp müşterilerine kahve sunmaya başladı" (Saraçgil 1999: 33). Bu tarihten sonra, İstanbul'da ardından da ülkenin başka kentlerinde sayıları hızla çoğalan kahvehaneler, zamanla kasaba ve köylere kadar yayıldı. Bu hızlı yayılmanın temelinde Osmanlı insanının hayat tarzı vardı. Çünkü Osmanlılar, ibadet için camiye gündelik kazanç için ticarethaneye ve alile hayatı için konutlarına gidiyorlardı. Kahvehaneler ise ilk defa bu temel ihtiyaçların dışında, sınırları toplumsal görev ahlakı ile çizilmemiş bir hayat tarzını Osmanlı halkına sunuyordu (Işın 2001: 27).

Kahvehane Mimarisi

Kahvehaneler başlangıçta Naima'ya göre "Mecma-i zürefa" yani güzel konuşmaların toplantı yeri ve akademik buluşma yeri görevini üstlenmişti. Kahvenin mimarisi de bu sohbeti etme olgusunun pratikliği ve işlevselliği üzerine kuruluydu.

Çoğu yanmış, yıkılmış ya da benzer nedenlerden ötürü yok olduğu için ilk kahvehanelerin mimarisi hakkında kesin bilgiler günümüze kadar gelmemiştir. Ancak bu dönemde kahvehane resimleri yapmış sanatçılardan bu mekanların aslına yakın mimarilerini izlemek mümkün olmaktadır. Klasik planlı bir kahvenin önce orta meydanı olarak da isimlendirilen kare planlı bir avludan girilirdi. Çoğunlukla bu mekanın üç ya da dört tarafı bir metreye yakın oturma yerleriyle çevrilmişti. Kimi zaman ise ayakkabıların çıkarılacağı bir kunduralık bölümünü de içerirdi.

Esas ana mekan bu giriş mekanından 20-30 cm. yükseklikte bir tabana sahipti. Bu mekan da kimi zaman çepeçevre 30 cm yüksekliğinde oturma yerlerinle çevriliydi ve ortasında tüm mekana hakim olan bir şadırvan ve ya ona benzer havuz içeriyordu. Ocağın bulunduğu köşenin karşısında ise merdivenle çıkılan etrafı parmaklıkla çevrilmiş 20-25 kişinin sığabileceği kerevetli başsedir bulunuyordu. Buna sedirlik adı da veriliyordu. Buraya kahvenin müdavimlerinden çok, nüfuzlu kişiler oturuyordu. Tiryakilerin yeri ise başsedirin yakınında önünde post ve ayrıca bir saat bulunan yerde idi. Kahvenin en hakim yerinde alçıdan yapılmış, yaşmaklı ocak bulunurdu. Ocağın her iki tarafında da içinde fincanların, zarfların ve diğer kahve takımlarının yer aldığı üç-dört gözlü raflar yer alıyordu (Evren1996).

19.yüzyıl boyunca kahvehaneler "görünüm", planı , iç düzenlemesi, dekoru hissedilir biçimde değişikliğe uğradı. Yeni kahvehanelerin ortasında, artık havuz bulunmuyordu; onun yerine genellikle müzisyenler için seki konuyordu. Tanzimat döneminden itibaren iç döşemede değişti. Önce masalar ortaya çıktı, ardından tek ayaklı yuvarlak masalar görüldü. Kahvehanenin içini çevreleyen ve müşterilerin üzerinde bağdaş kurup oturdukları gelensel kerevetler yerine, üzerine "alafranga" oturulan ve kahvehane içine oradan oraya taşınabilen, hatta dışarıya, sokağa konabilen tabure ve sandalyeler kullanılmaya başlandı(Georgen 1999: 43).

Kahve ve Kahvehane Yasakları

Kahve ve kahvehanelere ilk yasak III. Murad Dönemi'nde (1574-95) kondu ama ne kahve tiryakiliği ne de kaçak kahvehanelerin açılması engellenemedi ve yasak kaldırıldı. III.Memed Dönemi'nde (1595-1603) kahvehaneler birer muhalefet merkezi haline dönüştü. Medrese görencileri, görevden alınan üst düzey bürokratları, iktisadi darboğaza giren esnaf ve yönetimden şikayetçi Yeniçeri zümresi bu dönemden itibaren kahvehanelerin birer siyası muhalefet odağı niteliği kazanmasını sağladılar. Osmanlı bürokrasi dilinde "Devlet Sohbeti" denilen iktidar karşıtı eleştirilerin üretildiği kahvehaneler, merkezi yönetim açısından artık tehlikeli mekanlardı. Osmanlı şehir kültürüne siyasi bir içerik kazanarak giren sosyalleşme olgusu, devlet yönetiminin eleştirilmesi ile birlikte yeni bir yasak daha geldi ( Işın 2001: 30).

I. Ahmed Dönemi'nde (1603-17) kahve yeniden tütünle birlikte yasaklandı fakat etkisiz kalmıştı. IV. Murad Dönemi'nde (1623-40) tütün ve afyonla birlikte kahve içmekte yasaklandı ve idam cezası konuldu (Emiroğlu 2002: 341).

IV. Mehmed (Avcı) Dönemi'nde (1648-87) "kömürleşmiş oranda kahvenin haram sayılmayacağı" yollu bir fetvayla yürürlükteki yasak kaldırıldı. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması sırasında kahvehaneler bir kez daha kapatıldıysa da, kahve içmek serbest bırakıldı. 1830 yılında kahvehane yasağına son verildi. Bu tarihten itibaren kahvehaneleri kapatmak yerine, bu mekanları sürekli gözetim altında tutabilmek için kontrol mekanizmaları geliştirildi.

Kahvehane Türleri

Mahalle Kahvehaneleri:
16. yüzyıldan itibaren yaygınlaşarak gündelik yaşama sosyo kültürel açıdan büyük katkıları bulunan mekanlar haline geldi. Kahvehane türleri arasında tarihsel devamlılık gösteren en yaygın olan mekanlardı. Bu kahvehanelerin önemli özelliği, mahalle ölçeğinde sivil mekan ile dini mekan arasında yaşanılan içe dönük geleneksel hayat tarzının bu kahvehaneler aracılığı ile dışadönük bir kültürel yapılaşma sürecine girmesidir. Bunun anlamı, mahalle sakinlerini sivil ve dini mekanlardan bağımsız olarak sokak kültürünün tanımaları ve bu merkezler aracılığı ile şehir hayatına doğrudan katılabilme olanağını elde etmeleridir.

Mahalle kahvehaneleri bir bakıma tüm kahvehane tiplerinin de prototipini oluştururdu. İlk kez cami yakınlarında namaz saatini bekleyen kişilerin zaman öldürme mekanı olarak ortaya çıkan bu tür kahvehaneler, giderek kahvenin büyük ölçekli ve oldukça yaygın tüketimi nedeniyle caminin bir aksesuarı ve yan yapıtı olmaktan kurtulup, kendilerine özgü bir işleve kavuştu. Zamanla bu işlevini öne çıkarmak için camilerin yanından uzaklaşarak, daha merkezi ve insanların yoğun olduğu bölgelere taşınarak bir çeşit bağımsızlıklarını ilan edip gerçek kimliklerine kavuştu (Evren1996)[2].

Esnaf Kahvehaneleri:
Mahalle kahvehaneleri ile birlikte 16. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan esnaf kahvehaneleri tümüyle İstanbul'un ticaret merkezi sayılacak yerlerde kurularak "şehrin iktisadi hayatı içinde oluşan üreteme dayalı kültür geleneğinin" mekanları oldu.

Bu tür kahvehaneler daha çok İstanbul'un ticaret merkezinin odaklaştığı Haliç kıyıları, Eminönü, Beyazıt, Aksaray bölgelerinde yoğunlaştı. Lonca siteminin esas alındığı iç düzenlemeleriyle esnaf kethüdaları tarafından yönetilme gibi kendine özgü bir düzeni oldu. Ortak yönleri müşterilerini kökeninden değil meslek benzerliğinden ve yakınlığından kaynaklandı.

Esnaf kahvehaneleri müşterilerinin özelliğinden dolayı iki ayrı gruba ayrılır. İlk grupta, çoğunlukla ticarethane sahibi olmayan, alt sınıf insanlar bir araya geldi. Bu tür kahvehaneler taşımacılık ve inşaat işlerinin yoğunlaştığı Haliç kıyılarında yer aldı. Hamallar, inşaat işçileri, taşımacılığı dayanan meslek grupları bu kahvehanenin müdavimleri arasında yer aldı. Giderek bu mekanlar, yalnızca zaman öldürmek ve eğlenmek için değil, iş kolları arasındaki dayanışma, iş bulma ve buna benzer yardımlaşmalar için adeta bir iş bulma merkezi halline geldi. Geleneksel meslekler zamanla ortadan yok olunca, özelliklerini yitirip işçi talebini karşılamayanlara yönelik ırgat pazarları haline dönüştü.

İkinci grupta ise ticarethane-dükkan sahibi, ota ve üst sınıf esnafın devam ettiği kahvehaneler yer aldı. Daha çok Kapalı Çarşı, Beyazıt ve çevresinde oluşan bu kahvehaneler bir çeşit İstanbul'un ilk ticaret büroları olarak faaliyet gösterdi (Evren1996) .

Yeniçeri Kahvehaneleri:
Tulumbacı kahvehanelerinin öncüsü sayılan Yeniçeri kahvehaneleri 17. yüzyılın ortalarından itibaren görülmeye başlandı. Bu tarihlerde Yeniçerilere evlenme izni verilmesi, onların kışla dışına taşarak esnaflaşma sürecini başlatmalarına zemin hazırladı. İçe dönük askeri kışla disiplininden sıyrılan Yeniçeriler, kısa bir sürede kışla dışı toplanma mekanı olan kahvehanelerini oluşturdular. Bu kahvehaneler şehir nüfusunun yoğun olduğu yerlerden çok, Boğaziçi sahillerinde ve kıyı kesiminde yer aldı. Yeniçeri kahvehaneleri yeniçerilerin kışla dışı yaşamlarına bir dizi farklılıklar getirmesene karşılık, idari açıdan kışla disiplininin sürdürüldüğü yerler olmaktan da tümüyle soyutlanamadı. Bu kahvehanelerinin de kendine özgü kuralları, uyulması gereken kuralları vardı.

II. Mahmud 1826'da Yeniçeri Ocağı kapatınca, bu kahvehaneler de tarihe karışmıştır. (Evren : 1996).

Semai (Çalgılı) Kahvehaneler:
1826'dan sonra İstanbul'un kültür dokusuna giren Semai ya da daha yaygın adıyla çalgılı kahvehaneler "Toplumsal tabanı yeniçeriliği dayanan, kültürel dünyası aşık edebiyatı ile beslenmiş asker-esnaf zümresinin yarattığı kahvehane tipinin 19. yüzyıl başlarında dönüştüğü yeni bir mekan türüdür". Semai kahvehanelerinde asker-esnaf zümresinin yerini tulumbacı-külhanbey almıştır.

Ramazan ayına özgü bu tür kahvehanelerin cuma akşamları ve kış mevsiminde açıldığına ilişkin kimi kayıtlar da bulunmaktadır. Hazırlıklarına sürre alayının ertesi günü başlanan bu kahvehaneler, ramazan ayı boyunca faaliyet gösterip, arife gününün akşamı kapanırlardı. Bu kahvehanelerin en belirgin özelliği ise klasik kahve oturma düzeninden soyutlanıp, tümüyle tiyatro vari bir gösterim düzenine sahip olmasından geliyordu.

Programlı eğlence anlayışının da yansıtıcısı olan semai kahvehanelerde günün modasına uygun olarak geçerli olan her etkinlik yer almıştır. " Önceleri aşık tarzının egemen olduğu bu kahvehanelerde II. Abdülhamid Dönemi'nden (1876-1909) itibaren alafranga müzik zevki"geliştirilmiştir. Ama bu kahvehanelerinin esas etkinliği her devirde özelliğini koruyan manilerle destan okunması olmuştur (Evren 1996).

İmaret Kahvehaneleri:
Camilerin yanında kurulan kahvehanelerdir. Namaz vaktini bekleyenlerin zaman öldürmek amacıyla oturdukları bu kahvehaneler daha sonra kıraathane şekline dönüşmüştür. İmaret kahvehanelerinde namaz vaktine kadar halkı oyalamak için- bilhassa akşam ile yatsı arasında- Hamzename, Battalgazi vs. gibi halk kitapları okunur, meddahlar ve saz şairleri halk masalları, halk şiirlerini söylerler ve musikisini terennüm ederlerdi. Karagöz, hokkabaz, ortaoyunu gibi milli oyunların da ilk önce oynandığı yerlerdi. Karagöz, hokkabaz, ortaoyunu gibi milli oyunları da ilk önce oynandığı yerler, bu kahve ve kıraathanelerdir (Evren 1996).

Esrarkeş ya da Esrar Kahvehaneleri:
İstanbul'un özellikle Tahtakale, Tophane, Silivrikapı, Mevlevihanekapı semtlerinde tüm müşterileri esrarkeşlerden oluşan kahvehanelerdi. Bu kahvehanelerin kendilerine özgü bir işleyişi ve düzeni olmasına karşılık, mekan olarak hiçbir özellikleri yoktu. Bakımsız ve pis görünüşe sahiptiler. Bu kahvehanelerin her birinde barınan yedişer kişisine Kıdemli Dede adı verilirdi. Bu dedeler kimilerine göre insanlıklarını yitirmiş, miskin ve işe yaramaz yaratıklar, kimilerine göre ise tüm dünyevi ilişkilerini kesip, Tanrıdan başka kimseyle ilgilenmeyen ve konuşmayan kırklara karışmış bir çeşit ermişlerdi. Ancak yaşayabilecek kadar yemek yiyen bu hasta görünüşlü, bakımsız ve bitkin insanların tam eylemi "dirseklerini dizlerine, ellerini de şakaklarına koyup kendi iç alemlerine dalmaktı". Bu dedelerin dış dünya ile ilişkilerini gerçek görevi tahsildarlık olan üçer kişilik yardımcılarıyla kurarlardı. Yardımcılar, bu dedelerin ermiş olduğuna inanan kişilerden bir çeşit bağış toplar, topladıklarını Ocakçı Dedeye teslim ederek onların yaşamlarını sürdürmelerini sağlarlardı. Adakları gerçekleşen kişilerde kahveye gelen muhip (dostlar) adı verilen müşteriler de dedelere ayrıca para yardımında bulunurlardı (Evren 1996).


Meddah Kahvehaneleri:
Ramazanlarda ve bayramlarda faaliyet gösteren meddah kahvehaneleri, kendilerine özgü kahvehaneleri olduğu gibi, mevcut kahvehanelerde de çalışma olanaklarını bulduğu iddia edilmektedir. Ama çoğunlukla meddahlar aşıklar gibi hemen hemen her türde kahvehanelerde çalışmışlar, yoğun olarak çalıştıkları kahvehanelerin de kendi adlarıyla anılmalarına zemin hazırlamışlardır (Evren 1996).

Seyyar Kahvehaneler:
Belirli bir mekana bağı olmayan, ama sonuçta kahve içme gereksinmesini karşılayan bu tür kahvehaneler 19. yüzyılda oldukça yaygındı. Bir sırığın uçuna bağladıkları küçük bir ocak ve birkaç fincandan oluşan kahve takımı ile sokak sokak dolaşan bu kahveciler, diledikleri kişiye anında sıcak bir kahve sunarlardı. Kahvecinin sırtında taşıdığı ağarlıklardan biri olan ateşle yanan küçük bir ocak, diğeri ise fincanların bulunduğu iki raflı bir dolaptı (Evren 1996).

Kahve ve Kahvehanelerin Avrupa'ya Etkisi

Doğu'nun Batı'yı etkilemesi sürecinde kahve ve kahvehaneler önemli bir rol oynamışlardır. Osmanlı reformlar çağının en sancılı yıllarına tanıklık eden İngiliz gezgin Charles MacFarlane, şehir hayatının kabuk değiştiren kültürel dokusu üzerine yaptığı gözlemlerini şu kesin yargıyla noktalar: "Türkler kahvesiz yaşayamaz".

Bir oryantalist kalemden çıkma bu yargı, değişen hayatın kültürel girdabında kendi alışkanlıklarının izini süren, kahve ve tütünün verdiği zevki bütün dünya nimetlerinin üstünde tutan geleneksel Türk imajına gönderme bulunur. Aynı zamanda çizilen bu görüntü, akıp giden zaman içinde kendi yarattığı hayat sahasının tek efendisi olan Doğulu insanının da zihniyet portresidir. Salaş bir kahvehane peykesine bağdaş kurmuş, marpucundan usulca nefes çekip kahvesini yudumlayan bu insan, sükut ile murakabe arasında sanki zaman ötesi bir hayat tarzını gözle görülmeyen, ancak duyularla algılanabilecek kültürel kozasını örmektedir. Etrafı mistik tevekkül, geleneksel kayıtsızlık ve bireyse tecessüs ile kuşatılan bu hassas koza, içinde ait bulunduğu medeniyetin toplumsal alışkanlıklarını barındıran zengin bir düşünüş ve davranış antolojisidir (Işın 2001: 10).

İlk defa Doğu'ya giden gezginler tarafından Avrupa'ya getirilen kahve başlangıçta bir tür ilaç olarak değerlendirilmiş, uyku kaçırıcı özelliği ile giderek aranmaya başlanmıştır.

Avrupa'da kahve içme alışkanlığının ilk yerleştiği merkez ise Venedik olmuştur. 1615'te Venedik'te açılan kahvehanelerin 1645'e doğru bütün İtalya'ya dağıldıkları görülür. Kahve kültürünün Osmanlı geleneğini yakından tanımış gezgin araştırmacılardan öğrenen İtalyanlar, özellikle, Luigi Ferdinando Marsigli'nin çabalarına borçludur. Marsigli, kahve kültürü üzerine yaptığı gözlemlerini 1685'te yayınladığı "Bevanda Asiatica Brindata" başlıklı eseriyle kamuoyuna sunar. Diğer taraftan kahve 1644'te Marsilya'da, hemen ardın da Lyon'dadır. Fransa'nın iç kesimlerine doğru hızla ilerleyen bu önüne geçilemez alışkanlık, 1669'da Türk elçisi Süleyman Ağa tarafından Paris sosyetesine tanıtılır. 1650'de Londra'da İngiliz aristokratları tarafından beğeniyle karşılanmış ve şöhreti bugüne kadar ulaşan bir dizi kahvehane 17. yüzyılın ikinci yarısında şehrin gündelik hayatındaki yerini almıştır. Paris'te entelektüel faaliyetlerin merkezi haline gelen kahvehaneler, Londra'da daha farlı bir çevreye, yani yükselen burjuvaziye seslenen mekanlar olma özelliği kazanırlar (Işın 2001: 21). Buna en iyi örnek, Eward Lloyd'un 1687'de Londra'da Tower Caddesi'nde açtığı kahvehanedir. Kahvehaneye kendi adını verir: Lloyd's Coffeeehouse. Birkaç yıl sonra büyük başarı kazanmış olan kahvehaneyi seksen yıl boyunca hizmet vereceği Lombard Caddesi'ne taşır. Çok geçmeden Lloyd's Coffeehouse gemicilikle uğraşan insanların buluşma yeri haline gelir; kaptanlar, gemi sahipleri, tüccarlar, sigorta ajanlarının uğrak yeri olur. İnsanlar sektörle ilgili en son haberleri öğrenmek için Lloyd'un yerine giderler. Zaten Lloyd da bu tür haberler içeren bir habercilik hizmetinde bulunur zaman zaman: Lloyd's News. Habercilik işi büyür ve çok geçmeden kahvehanenin hasılatını bile geride bırakır. Lloyd''un giderek genişleyen bir müşteri grubu vardır. Bu kişiler sigorta ajanlarıdır. 18. yüzyıl sürüp giderken Lloyd's kahvehane karakterini ve işlevini yitirir ve o zamandan beri tanınan bir kurama, dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden birine dönüşmüştür (Schıvelbusch 2000: 53).

Kahve Viyana'ya 1651'de girmiştir; fakat halk tarafından bu içeceğin etrafında oluşturulan efsane, Osmanlı ordularının şehri kuşatmasıyla ilişkilendirilerek yüzyıllar boyunca canlılığını korumuştur. Kahvenin Avrupa şehirlerine giriş nedenleri ne kadar farklı gerekçelere dayansa da, artık kültür, siyaset ve iş hayatına yön veren burjuvazinin baştacı olmuştur. Vatikan tarafından bu hızlı yükselişe gösterilen tepki, bu dönemde Protestan kilisesi tarafından fazla ciddiye alınmaz ve kahve alışkanlığının Avrupa'da ki yaygın içki kullanımına karşı alternatif bir keyif aracı olduğu savunulur. Burjuva değerlerini şekillendiren Protestan kültür, çalışan ve üreten zinde insanların meydana getireceği bir toplum modelini öngörerek ve Avrupa'nın yakın geleceği söz konusu olduğunda, alkollü içkilerin yaratacağı tahribata karşı kahveyi, adeta, püriten ahlakın bir havarisi gibi kutsamaktadır. Bu açıdan kahve alışkanlığı, Avrupa'da yükselen Burjuva sınıfının koruyucu kanatları altında bir çatışma konusu olmaktan çıkmış, dolayısıyla kahvehaneler de topluların gündelik hayatlarında çok yönlü bir iletişim ağının üretici merkezleri olma rolünü başarıyla oynamışlardır (Işın 2001: 21).

Notlar:
[1] İlk kez 1554 yılında bir ticaret siciline kahve için vergi kaydı yapılmıştır (Saraçgil 1999: 33).
[2] Burçak Evren'in "Eski İstanbul'da Kahvehaneler" adlı kitabında sayfa numaraları belirtilmemiştir.

KAYNAKÇA

COHEN, Ammon. "Kahvenehalerin Ortak Paydası: Marjinallik", Toplumsal Tarih,
126, 58-66.

EVREN, Burçak. Eski İstanbul'da Kahvehaneler, İstanbul, Milliyet Yayınları, 1996.

FAROQHI Suraıya. Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam: Ortaçağdan Yirminci
Yüzyıla
, İstanbul, Numune Matbaacılık, 1997.

GERMANER S. ve Zeynep İNANKUR, Oryantalizm ve Türkiye, İstanbul, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yayınları, 1989.

GERMANER S. ve Zeynep İNANKUR. Oryantalistlerin İstanbul'u, İstanbul, İş Bankası Yayınları, 2002.

GREGOIRE Helene Desmet-GEORGON. Doğu'da Kahve ve Kahvehaneler,
İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1999.

HEISE Ulla. Kahve ve Kahvehaneler, Ankara, Dost Yayınevi, 2001.

IŞIN, Ekrem. "Bir İçecekten Daha Fazla; Kahve ve Kahvehanelerin Toplumsal
Tarihi", Tanede Saklı Keyif, Kahve, İstanbul, Yapı Kredi Kültür Sanat
Yayıncılık, 2001.

JULER Caroline. Les Orıentalistes De L'ecole Italienne, Paris, ACR Edition İnternotionele, 1987.

SARAÇGİL, Ayşe. "Kahve'nin İstanbul'a Girişi", Doğu'da Kahve ve Kahvehaneler,
İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1999.

THORTON Lynne, The Orientalists Painter-Travellers 1828-1908, Paris, ACR Edition İnternationale, 1983.

ÜÇOK, Ahmet Kemal. "Kahve", Türkiye'de Kahve ve Kahvehaneler, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basım Evi, 1963.

ÜNVER Süheyl. Türkiye'de Kahve ve Kahvehaneler, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1963.
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr