kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Yeni Bir Düzene İlk Adımlar

Seçil Dağtaş

"Cumhuriyet devrimcileri bir Ortaçağ toplumuyla değil, son asrını modernleşme sancıları içinde geçiren imparatorluğun kalıntısı bir toplumla yola çıktılar. Cumhuriyetin radikalizmini kamçılayan öğelerden biri de yeterince radikal olamayan Osmanlı modernleşmesidir."
İlber Ortaylı (1)


Cumhuriyet, bugüne dek büyük bir grup tarafından Türkiye Devleti için bir sıfır noktası olarak algılandı ve cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan politikalar da bunu destekler nitelikteydi. Bu düşünceye göre, bugün yaşadığımız kültürel, ekonomik ve siyasi hayata dair ne varsa hepsi Cumhuriyet'in ilanından sonra başlayan büyük ve başarılı bir inkılaplar serisinin ürünleriydi. Buna modernleşme deniyordu ve bu modernleşmenin en belirgin özelliği Batı tarafından Batılı olmayanların siyasal ve demokratik ilerlemesinin gerekliliği için oluşturulmuş bir terim olmasıydı(2). Türk modernleşmesi de bu bağlamda Batılı uygar medeniyetlerin seviyesine ulaşmak olarak kendini gösteriyordu. Kısa örnekler verecek olursak; latin alfabesinin kabulü, şapka kanunu, ölçü birimlerinin (takvim,saat, ağırlık ölçüleri) Batılı standartlara uydurulma çabası, İsviçre Medeni Kanunu'nun Türk Medeni Kanunu'na model teşkil etmesi ve bunun gibi uzayıp giden birçok örnek sadece Türkiye'de değil Batılı sayılmayan pek çok ülkede görülen bir kabullenmenin, Avrupa'nın tartışılmaz üstünlüğünün kabul edildiğinin göstergeleriydi. Fakat Avrupa'nın; değişen dünyanın önce ekonomik, daha sonra bunun etkisiyle sosyal ve politik olarak merkezi haline geldiği bir dünyada Avrupa tarafından yaratılan ve Avrupa modelini esas alan bir modernizmin benimsenmesi çok şaşırtıcı değildi.

Cumhuriyet Türkiyesi'nin Osmanlı tarihinden kökten bir kopuşu araması bizi Batılılaşma düşüncesinin kökenlerine inmekten alıkoyar. Çünkü Türk modernizminin dayandığı bu düşünce Cumhuriyetten çok önce Tanzimatla başlayan bir süreçte doğmuş ve gelişmiştir. Birbirinden kesin bir çizgiyle ayrıldığı varsayılan ama aslında birbirinin devamı olan bu iki dönemde Batılılaşma düşüncesinin algılanışında elbette değişiklikler olmuştur ama yine de bu, devamlılığın reddini haklı kılmaz. Osmanlı'nın Batılılaşmayı bir hayranlıktan çok bir zorunluluk olarak görmesi ve askeri gereksinimleri dolayısıyla yaklaştığı Batının tarihine, edebiyatına ve felsefesine görece daha uzak kalışı da bu gerçeği değiştirmeye yetecek bir argüman değildir. Tanzimatla başlayıp 1. ve 2. Meşrutiyet'le devam eden politik yenileşme, kendini toplumsal yapıda yeni bir elit, çokuluslu merkezi bir devletin statik unsurlarından yenileşme çabasında olan bir devletin dinamik vatandaşlarına terfi etmiş bir sivil toplum ve bunun uzantıları olarak dilde sadeleşme, edebiyatın, mimarinin, sanat anlayışının değişmesi olarak göstermiştir. Yalnız burada özellikle gözden kaçırılmaması gereken durum bu değişimlerin Şerif Mardin'in büyük kültür dediği kentte yaşayan kesim üzerinde belirgin olarak hissedilirken küçük kültürü oluşturan köylünün tüm bu hareketliliğe yabancı kalmasıdır(3). Yine de politik kökenli sosyal değişimlere bu denli uzak kalması köylü kesimin iktisadi alanda değişen dünya düzenine ayak uydurma çabalarını önlememiştir. Piyasaya yönelik üretimin başlaması ve geleneksel toprak mülkiyeti, ticaret ve tarım yöntemlerinde görülen bozulmalar ve yeni tekniklerin geliştirilmesi bunun en belirgin örnekleridir. Kısaca Avrupa'daki dönüşümler büyük veya küçük kültür farketmeksizin geleneksel, statik ve gücünü durağanlıktan alan bir imparatorluğun tüm unsurlarını etkilemiş ve bu imparatorluğu, hayatta kalabilmesi için hareketliliğe sevketmiştir.

İktisadi Dönüşümler
İmparatorluğu ekonomik olarak değişime sevkeden ve bir zamanlar kudretini sağlayan sistemlerinin, varlığının devamı için tehlike unsurlarına dönüşmesine neden olan koşulları ele almaksızın bu değişimlerin özünü kavramak olanaksızlaşır. Dalgalanmalar; coğrafi keşiflerle başlayan, altın, gümüş gibi değerli madenlerin bulunması ve sömürgeler yoluyla zenginleşen yeni bir sınıfın, burjuvazinin ortaya çıkışı ile devam eden bir süreçte Avrupa'daki kriz ve enflasyonla kendini gösterdi. Yani Avrupa'da ekonomik dönüşümlerin yarattığı sancılı bir ortam vardı ve bu ortam aynı zamanda politik ve sosyal dönüşümleri de bünyesinde barındırıyordu. Basitleştirecek olursak ekonomik dönüşüm üretim tarzlarındaki yenilikleri (ticaretin önem kazanışını ve piyasaya yönelik üretimi), ticari burjuvazinin yükselişini ve feodalizmi alt edişini ifade ediyorken; bundan bağımsız olmayan siyasal dönüşüm ise iktisadi gücü eline geçiren burjuvazinin yönetimde söz sahibi olma ve aristokrasinin yerine geçme mücadelesinin sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Bunun diğer bir anlatımı feodalimden merkezi krallıklara geçiş olarak ifade edilebilir. Tüm bu gelişmeler de sosyal yapıda değişikliklere sebep oluyor ve küçük insanın da yaşamını daha önce duymadığı kavramlarla dolduruyordu. Bireysellik, eşitlik, özgürlük kavramları (her ne kadar anlamları bugün düşünülenden farklı amaçlara hizmet etse de) bunlardan en önemlileridir ve Batı modenleşmesi olarak tarif edilen oluşumun temelini oluştururlar.

Dalgalanmaları ülkeler bazında ele alırsak İngiltere, Fransa ve İspanya aynı çatışmaları geleneksel yapılarından dolayı farklı yaşayan en belirgin üç devlettir. Örneğin değerli madenlerin bulunuşu; İspanya'da katedrallere daha fazla para akıtılmasına neden olarak feodalizmi ve kiliseyi eskisinden daha etkili hale getirdi ve bu daha sonra endüstrinin gelişmesine ket vuruldu. Tarımın ekonomiyi belirlediği ve köylü toplumu dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu'na benzeyen Fransa'da ise aristokrasinin ve kilisenin karşısında işbirliği yapan bir kral ve ona bağımlı bir burjuva oluştu. Intendant adı verilen yeni bürokrasi burjuva sınıfındaki kimselerden oluşuyordu ve aristokrasinin gücünü minimal düzeye indirme esası üzerine kuruluydu. Bu gelişme kırsal alanda da aristokrasinin gücünü yitirmesi olarak kendini gösterdi. Diğer taraftan İngiltere parlementosu, bir yer değiştirmeden çok bir dönüşüme tanık oldu çünkü burada burjuvalaşan bir aristokrasi ve, Fransa'nın tersine, burjuvaya bağımlı bir monarşi ortaya çıktı. Fransa'da yaşanılanların İngiltere'den bir diğer farkı da Fransız aristokrasisinin dönüşüme kapalılığının kanlı bir devrime neden oluşudur.

Avrupa'daki bu ekonomik değişimler ve bunun getirisi olan ekonomik kriz, öncelikle Osmanlı İmparatorluğu'nun üç temel yapısı olan saray, bunun içinde yer alan bürokrasi ve orduda sarsıntılara neden oldu. Önceleri Çevre ile Merkez arasında; kimsenin bulunduğu konumdan başkasına geçmesine izin vermeyen, Merkez'in Çevre'deki unsurlarına güven ve istikrar sağladığı ve Çevrenin kendini besleyebilir konuma getirilerek Merkeze muhalefet olmasını engelleyen bir denge vardı. Bu, tarımda olduğu kadar ticarette de statik lonca birlikleriyle kendini gösteriyordu. Ticaret hep devletin ve loncaların kontrolü altındaydı. Rekabet tasvip edilmiyor, rekabete yol açabilecek kimseler loncalarda barınamayıp bağımsız tüccarlar olarak hayatlarını sürdürüyor fakat dışlanıyorlardı. Böyle bir ortamda bağımsız olarak ticaret yapabilenler genelde sadece gayrimüslimler oluyordu. Avrupa'da değerli madenlerin bulunuşu büyük bir para dolaşımına neden oldu ve bu Osmanlı'da da paranın değerini kaybetmesi olarak kendini gösterdi. Her ne kadar imparatorluğun kendine yeten bir düzeni olduğu ve uluslararası ticaretin fazla önemli olmadığı iddia edilse de ticarileşmiş şehirlerden (Bursa, Edirne v.b) Avrupa'ya ihraç edilen lüks mallar hazine için önemli bir yer tutuyordu. Ama dönüşüm geçiren Avrupa işlenmemiş hammadde talep etmeye başlayıp bitmiş lüks mal ithaline sınırlar getirince Osmanlı'da diğer sömürge devletleri gibi sadece o hammaddeyi karşılama politikasının kurbanı olunmasa da ekonomik bir sıkıntının ortaya çıkışı inkar edilemezdi. Osmanlı'nın diğer sömürgelerden farklı olarak bu anlamda en büyük avantajı siyasi bağımsızlığını kaybetmemiş olmasıydı. Pazara yönelik bir tarım anlayışı ortaya çıktığı halde Osmanlı İmparatorluğu'nda hiçbir malın üretiminin diğer mallara ezici bir üstünlük sağlamaması ve sömürge ülkelerinde görülen plantasyon ekonomisinin oluşmaması dikkate değerdir Tahıl üretimi görece daha üstünse de hiçbir zaman Endonezya'daki kauçuk, Brezilya'daki kahve ya da Kolombiya'daki kokain üretimi sınırına ulaşamamıştır. Siyasi bağımsızlığın mı bunun sonucu olduğu yoksa bunun mu siyasi bağımsızlık sonucu olduğu ise kesin değildir ama bilinen şey bu iki durumun birbiriyle karşılıklı etkileşim halinde olduklarıdır.

Ticarete yönelik tarım ürünü üretimi Osmanlı ekonomisi için yeni bir olguydu. Devlet icraatının yapısı ve etkinliği de bu özerk değişimi sağlamıştı çünkü ticarileşme sadece üreticilerin kazancını ve tüccarların karlarını değil devletin gelirlerini de arttırıyordu(4). Zaten ticarete sınırlama getirmesi, yasal olmayan yollardan yapılan ticareti körükleyerek devlet ekonomisine daha büyük bir yük oluştururdu ki ilk başlarda böyle bir politika uygulayan devlet bunu farketmekte pek gecikmedi. Mülkiyet hakkına sahip olmayan ve sadece kendini besleyebilmek için üreten köylü de değişen koşullar altında yeni yöntemleri benimsemeye başlamıştı. Çevre'yi denetleyerek bazı insanların güçlenip toprak sahibi olmasını ve devlete karşı bir güç oluşturmasını önlemede o güne dek başarısız sayılmayan tımar sistemi çözülmeye başladı ve 2.Mahmut'un Sened-i İttifak ile tanımak zorunda kaldığı ayan diye bir sınıf ortaya çıktı. Yine de Osmanlı yapısından gelen, mülkiyet hakkının sınırlı oluşu, ister bürokrat ister toprak beyi olsun herkesin ölümünden sonra mallarına devlet tarafından el konulması daha önce feodalizmin ortaya çıkışını önlediği gibi ayanın büyük feodal beylere dönüşmesini engellemede, güçsüz ve altedilebilir olmasında da büyük rol oynadı. Diğer bir deyişle sistemin mantığı, değişmeler ne yönde olursa olsun, gelir dağılımına dayandığı için herhangi bir tekelleştirmenin önünü kesme amacından vazgeçmedi(5).

Köylünün bağımsızlığını ortadan kaldırmaya yönelik mülk edinilmiş topraklar üzerindeki özel kontrolün(6), diğer bir deyişle Çiftlik sisteminin ortaya çıkışı da iltizam sisteminin kurulması gibi toprakların özelleşmesine ve tarımsal ürünlerin ticarileşmesine yol açmıştı. Çoğunluğunu aynı zamanda bürokrat olan kimselerin oluşturduğu çiftlik sahipleri bağımsız köylüleri piyasa için üretim yapan işçilere dönüştürme çabasındaydı(7). Bürokratın daha önce girmesine izin verilmeyen bir sahaya girişi Çevre ile Merkez arasında bir köprü konumuna gelmesine ancak diğer bir taraftan üretimde ve yönetimde önceden belirlenen rasyonalitenin bozulmasına neden oluyordu. Öte yandan çiftlik sistemi amaçlarının çoğuna ulaşamamıştır çünkü kendine yetebilen küçük köylü aile kurumu ve Osmanlı'da toprak/emek oranının(8) büyük oluşu çiftlik sahiplerinin çalışacak adam bulmasına ve bulduklarını mülksüz işçilere dönüşmesine engel olmuştur. Diğer bir husus da çiftliklerin uluslararası pazarda çok başarı sağlayamamış olması ve daha çok bölgesel pazarlara yönelik üretim yapmasıdır(9). Bu toprak sahiplerinin Avrupa'daki benzerleri gibi güçlenememesinde merkezi otoritenin büyük bir etkisi vardır. Refahları siyasi mevkilerine sıkı sıkıya bağlı olan bu insanlar artan kazançlarını yeni yatırımlara harcayacak bir ortam bulamamışlardır çünkü elde ettiklerinin büyük bir kısmını sallantıda olan siyasi ve toplumsal mevkilerini muhafaza etmek için harcamışlardır(10). Yine de bu sistem eksikliklerine rağmen merkezi otoritenin karşısında bir duruş belirleyebilmiştir. Merkeze karşı gelen bu duruşlardan iki önemli örnek Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile Tepedelenli Ali Paşa'lardır. Biri Mısır'da diğeri Batı Anadolu'da İzmir'de hakimiyet kurmaya çalışan bu iki paşa'nın tarzlarında ve koşullarındaki farklılıklara rağmen amaçları ortak bir paydada birleşir ki bu da köylüyü kendine bağımlı kılan, pazara yönelik bir üretim tarzı kurarak merkeze meydan okumaktır. Aynı zamanda bir bürokrat olan Tepedelenli Ali Paşa'nın bu amacı gerçekleştirmede pek başarılı olduğu söylenemez çünkü küçük köylü muhalefetine maruz kalmıştır ve bu muhalefetin başarıya ulaşmasında üretimi yapılan malın buğday gibi aynı zamanda üreticiyi de besleyebilecek karakterde olmasının büyük etkisi olmuştur. Fakat köylüyü tamamen yıkamasa ve işçilere dönüştüremese de Tepedelenli Ali Paşa onları en azından ortakçılara bağımlı hale getirebilmiştir. Diğer yandan Mehmet Ali Paşa'nın daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki Mısır'ı kendi yönetimindeki özerk bir eyalet, köylüleri Fellahin denilen topraksız ücretli işçiler haline getirebilmiştir. Onun avantajı ücretli işçi gerektiren bir ürün olan pamuğun üretildiği topraklarda bulunuşudur. Çünkü pamuk, üreticisini beslemekten çok piyasaya hizmet etmeye yönelik bir üründür ve talebe bağımlı olduğu için plantasyon ekonomisine buğday gibi tarım ürünlerinden daha fazla uygundur. Böylece Mısır'da bir kır proleteryası oluştu.

Tarımın ticarileşmesinde rol oynayan en önemli faktörlerden biri de yabancı sermayeyle demiryolları yapımına başlanmasıdır. Ulaşım sorununu ortadan kaldırarak malların pazara daha çabuk iletilmesini sağlayan demiryollarının bir diğer özelliği de sermaye sağlayan her devletin kendi sermayesiyle demiryolu yapılan bölgedeki gelirin bir kısmına sahip olmasıydı. Birinci Dünya Savaşından sonra Osmanlı topraklarını aralarında paylaşan devletlerden İngiltere'nin Batı Anadolu'yu, Fransa'nın da Suriye'yi istemesi dikkate değerdir. Bu durumda savaşı kaybetmemiş olsaydı Almanya'nın da kendi sermayesiyle demiryolu yapılan İç Anadolu Bölgesi'nde egemenlik kurmaya çalışması pek süpriz olmazdı(11).

Sonuç olarak Avrupa'da ve İmparatorluk'ta yaşanan tüm bu gelişmeler ve hareketlilik yeni bir dünya düzeninin ve modernizmin habercileriydi. Yeni bir ekonomik sistemi zorunlu kılan ve dolayısıyla toplumsal ve siyasi yapıları da kökten değişmelere sevkeden bu gelişmeler, bunları doğrudan yaşamayanlar üzerinde de etkisini gösterdi. Osmanlı İmparatorluğu da bu devletlerden biriydi ve önceleri istekten çok bir zorunluluk olarak benimsediği yeni yöntemleri sadece tek bir alanda gerçekleştirmeyi, benzerleri gibi beceremedi. Çünkü nasıl Batı'nın sadece teknolojisini almak ve kültürüne yabancı kalmak imkansızsa, onun ekonomisine ayak uydurup bunun getireceği toplumsal, kültürel ve siyasal reformları reddetmek de, herşey sadece bürokratların elinde olamayacağı için, imkansızdı. Burada gözden kaçırılmaması gereken en önemli durum imparatorluğun kendi geleneğinden gelen unsurlardır. Çünkü aynı gelişmelerin Osmanlı'da diğer devletlerden farklı yaşanmasını sağlayan özündeki bu unsurlardır.

Notlar:
(1)İlber Ortaylı. "İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı" (İletişim Yay. 565, Araştırma-İnceleme Dizisi 90 2001) s.32
(2)Modenleşme teorileri ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz: Levent Köker, "Modenleşme Kemalizm ve Demokrasi "(İletişim Yay. 90, Araştırma İnceleme Dizisi 11 1995)
(3)Şerif Mardin." Tanzimattan Sonra Aşırı Batılılaşma", ("Türk Modernleşmesi"Makale derlemesi, İletişim Yay. 139. Şerif Mardin Bütün Eserleri9 2001) s.21
(4)Tosun Arıcanlı, "19. Yüzyılda Anadolu'da Mülkiyet, Toprak ve Emek" (Osmanlı'da Toprak Mülkiyeti ve Ticari Tarım.editörler Çağlar Keyder, Faruk Tabak. çeviriZeynep Altok Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yay. 1998) s.137
(5)Age.(s.136)
(6)Çağlar Keyder, "Introduction:Large-Scale Commercial Agriculture in The Ottoman Empire" s.1
(7)Dina Rizk Khoury "Ticari Tarımın Musul Eyaletine Girişi ve Köylülük Üzerindeki Etkileri(1750-1850)(Osmanlı'da Toprak Mülkiyeti ve Ticari Tarım. editörler Çağlar Keyder, Faruk Tabak. çeviriZeynep Altok Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yay. 1998) s.165
(8)Tosun Arıcanlı s.136
(9)Bruce McGowan1881 " The Study of Land and Agriculture in the Ottoman Provinces Within The Context of an Expanding Worl economy in 17th and 18th Centuries" s.79
(10)Dina Rizk Khoury s.178
(11)Demiryollarının etkisi üzerine ayrıntılı bilgi için bkz: Şevket Pamuk, "Foreign Capital in The Ottoman Empire"
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr