kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Bu metin ekşi sözlük'ten alınmıştır. Yazarının adını bilmediğimizden "sözlük"teki kullanıcı adı kullanılmıştır.

Godard'ın Erken Dönem Filmleri

yatagimin etrafinda nobet tutan 13 melek

Elimizde ilk kısa filmini 1953 yılında çekmiş, hala aktif sinema hayatına devam eden ve her şeyden önce kendisinden önce sinemayla ilgili "kesin doğru" olarak gösterilen olguları ters yüz etmiş bir yönetmen var. Sinema tarihinin birçok önemli virajında en ön saflarda yer alan, iyi yaptığı işlere bağlı kalmayıp sürekli tarz değiştiren ve bulaştığı tüm türlere kendi imzasını atan, sanatındaki bu değişime açıklıkla da devamlı eski seyircilerinin bazılarını küstürüp yeni seyirciler edinen bir yönetmen. 1930'da doğduğunda, doktor babası ve bankacı annesinin elinde, ileride o hepsi birbirine benzeyen Fransız burjuvalarından biri olacakmış gibi görünen Godard, bugün dünya üzerinde sinema sanatı varoldukça adı anılacak yaşayan bir efsane.

Godard'ın yönettiği filmler ve bu filmlerde kullandığı ana temalar ve teknikler incelendiğinde, bu eserlerin belli dönemsel başlıklar halinde toplandığını görebiliriz, bu da az önce bahsettiğim değişime açıklığın Godard'ın eserlerine izdüşümü. 1960-1968 arasında "Fransız Yeni Dalgası" çerçevesinde çektiği filmler Godard'ın repertuarındaki ilk sekmeyi oluşturuyor. Bundan sonra ise, 1968'te Fransa'da yaşanan devrimin etkisiyle, Godard'ın tarzında radikal bir değişiklik görülüyor. Bu dönemde Film Kameralı Adam filminin efsanevi Rus yönetmeni Dziga Vertov'un adını verdiği çalışma grubuyla birlikte filmler üreten Godard, Maoizm yanlısı, tüketim kültürü ve Vietnam Savaşı karşıtı fikirleri oldukça sert söylemlerle işliyor. Öyle ki bu dönemin en önemli filmlerinden Tout va Bien'i (1972) politik sinema bağlamında Sergei Eisenstein'ın Potemkin Zırhlısı'nın yanına yerleştiren birçok eleştirmen var. 1975-76 yıllarında Anne-Marie Melville ile çalışan yönetmenin tarzının yumuşadığı üçüncü dönem ve kendisini takip edip 1987'ye kadar süren dördüncü dönemde ise Godard'ın politikayı bireysel evrende işleyip mikro düzeye indirgediğini ve günlük hayatı oluşturan minik detayları filmlerinin merkezine oturttuğunu söyleyebiliriz. Bu dönemden, 1985 yapımı Hail Mary mutlaka izlenmesi gereken bir film. 1987'den bugüne kadar olan süre ise daha karmaşık ve yoğun anlatım kalıplarının baskın olduğu, oylumlu filmlerin ön plana çıktığı bir dönem; Historie(s) du Cinema ve Helas Pour Moi ise bu dönemin tanımlayıcı filmleri. Bu yazının konusu ise sadece ilk dönemi olacak yönetmenin, aksi takdirde sadece şöyle bir teğet geçmekle kalacağız Godard'ın çalışmalarına; oysa en devrimsel nitelikte olan çalışmalarını verdiği "Yeni Dalga" dönemini biraz daha derinlemesine incelemek Godard gibi bir yönetmenin film çekme mantalitesini anlamak açısından çok daha faydalı olacak.

Godard'ın 1960-68 arası filmlerine geçmeden önce "Fransız Yeni Dalgası"nın ne anlama geldiğini ve dönemin temel prensiplerini bilmekte yarar var. Bu terim; Jean-Luc Godard, François Truffaut, Claude Chabrol, Eric Rohmer ve Jacques Rivette isimli beş yönetmenin (bunların arasına sonradan Louis Malle ve Agnés Varda'yı da ekleyebiliriz) 50'lerin sonunda yarattığı alternatif sinema akımına verilen isim. Bu kişilerin ortak yanı ise Cahiers du Cinéma isimli dergide sinema eleştirileri yayımlamaları, film teorisi hakkında oldukça bilgili olmaları ve o günün parıltılı Fransız film stüdyoları dünyasına duydukları nefret. Bu yönetmenlerin ortak esin kaynakları ise Jean Renoir gibi eski Fransız yönetmenler, Vittorio de Sica gibi İtalyan Yeni Gerçekçiler ve Alfred Hitchcock ve Nicholas Ray gibi yönettikleri filmlere kendi havalarını sindirip üsluplarıyla farklılaştıran Amerikalı bazı yönetmenler (ki bu tip kendine özgü imzaları olan yönetmenler için kullanılan auteur sıfatı da bu dönemde oluşmuş).

Bu tarzın temelinde Fransa'nın o günkü şartlarının etkisi büyük. 2. Dünya Savaşı esnasında devam eden işgal durumu ve iç çekişmeler tüm ülkenin psikolojisini etkiliyor ve savaş sonrası "varoluşçuluk" felsefesi oluşuyor. Jean Paul Sartre'ın başını çektiği aydınların yarattığı bu felsefe, Yeni Dalga filmleri üstünde büyük bir etki bırakmış. Bireyin özgürlüğünü, kişisel tercih hakkını, evreni rasyonel bir biçimde açıklamanın mümkün olmadığını ve insan hayatının absürdlüğünü savunan bu felsefeye göre manasız bir dünyayla karşı karşıya kalan varoluşçu, toplumun kendisine dikte ettiği rolleri oynamayı reddeder ve tüm hareketleri için bireysel sorumluluk alır. Yeni Dalga filmlerinde, özellikle Godard'ın A Bout de Souffle, Une Femme Est Une Femme ve Masculine-Feminine gibi filmlerinde de ana karakterler toplumun kenarında olmayı tercih eden, yalnız olmayı seçen, aile bağlantıları bulunmayan, ani ve zaman zaman ahlaki olmayan hareketlerde bulunan gençlerdir (Sartre, A Bout de Souffle'u bir şaheser olarak niteler).
Yeni Dalga filmlerinin başka bir özelliği ise kolay ve ucuz film çekmek için esnekliğe dayalı tüm teknolojik gelişimlerden faydalanma eğilimidir. Stüdyo yerine gerçek mekanları tercih eden, mizansenleri Paris sokaklarına, lokantalara yerleştiren, yapay eklemeler yerine hali hazırdaki ışık ve sesi tercih eden Yeni Dalga'cılar; elle taşınabilir kameralar, basit ışık ve ses ekipmanları ve az ışık gerektiren özel film stoklarıyla çalışmışlardır. Örneğin el kamerasına adeta hayat veren Godard'ın birçok filminde koşuşturan karakterleri takip eden, binalara girip çıkan kamera kullanımları dikkat çeker; karakterlerin bir kafeye girip durum değerlendirmesi yaptığı sahneler birer Godard klasiğidir. Bu yönetmenlerin kurgu aşamasındaki kural tanımazlıkları da tanımlayıcı öğelerden biridir. Klasik Hollywood sinemasında kullanılan ve devamlılık kavramını temel alan kurgu tekniği çöpe atılmış ve bir kural olmaktan uzaklaşmıştır. Godard'ın alamet-i farikalarından jump cut tekniği iki görüntü arasında hata gibi gözüken bir sıçrama olarak tanımlanabilir. Klasik Hollywood sineması bunu aynı objenin iki farklı çekimi arasında kamerayı en az 30 derece kaydırarak engeller. Godard ise ilk kez A Bout de Souffle'de kullandığı bu teknikle izleyiciye bir film izlediğini bilinçli olarak sürekli hatırlatmayı amaçlamıştır. Bazen 15-20 dakikayı bulan sahneler, bir sonraki sahnede ne olacağını tahmin etmeyi engelleyen gevşek yapılı senaryolar, olay akışlarının çoğu zaman bir sonuca bağlanmayışı, aktörlerin doğaçlama diyalogları gibi öğeler Yeni Dalga'ya kimliğini verir. Film teorisi ve tarihi hakkında çok bilgili olduğunu söylediğimiz bu yönetmenler sık sık eski filmlere atıfta bulunmuşlar, etkilendikleri yönetmen ve oyunculara selam çakmışlardır; birçok Amerikan janrının da filmlerin içine sokuşturulduğu gözlenebilir; Godard'ın filmlerinde en çok rastlanan etkileşimler Kara Film tarzındandır. Son olarak dönemin bazı fetiş aktör ve aktrisleri yarattığını söyleyebiliriz. Godard'ın Yeni Dalga dönemine ait herhangi bir filminde Jean-Paul Belmondo, Jean-Pierre Léaud, Anna Karina ya da Chantal Goya'ya rastlamamak imkansızdır.

Godard hakkında daha iyi bir fikir sahibi olmak için 1968'e kadar yaptığı filmleri sırayla kısaca inceleyelim şimdi. Şansımıza, ilk film olarak 1960 yapımı düşük bütçeli A Bout de Souffle var elimizde. Şansımıza, çünkü bu film Godard'ın uluslararası başarı kazandığı ilk film ve Yeni Dalga'nın tüm tipik özelliklerini taşıyor. O yüzden diğerlerine göre biraz daha uzun duracağız üstünde. Jean Paul Belmondo, çaldığı arabayla Paris'e giderken kendisini takip eden polisi vurup öldürür, Paris'e geldiğinde ise ilk iş olarak bir arkadaşına uğrayıp çaktırmadan biraz para çalar. Bu olaylardan da zerre pişmanlık duymaz, bunlar onun özgür tercihidir; varoluşçuluğun izleri Belmondo ve tüm karakterlerde kendini gösterir. Belmondo daha sonra Amerikan kızı Jean Seberg ile tanışır ve aralarında ne olduğu pek de anlaşılamayan bir ilişki başlar. Seberg'i kendisiyle yaşamak için ikna etmeye çalışır ama Seberg'in motivasyonları ve arzularını anlamak imkansızdır. Belmondo'nun Seberg'e duyduğu nefretle karışık aşk Fransa'nın Amerika hakkında hissettiklerine paraleldir. Filmin ortasında, iki karakter arasında bir otel odasında hemen hemen 20 dakikalık bir konuşma geçer; ama bu her saniyesi planlanmış bir konuşma değildir, hatta çoğu o anda oluşmuştur. Karakterler sanattan, politikadan, spordan, seksten konuşur; birbirlerinin lafına girerler, 20 dakikanın sonunda seyirci yeni hiçbir şey öğrenmemiştir. Kamera film boyunca o kadar çok hareket eder ve karakterlerin peşinden öylesine koşturur ki izleyicinin gözleri yorulur filmin sonunda; örneğin karakterleri takip etmek için kameraman tekerlekli sandalyeye oturtulmuş ve oradan oraya itilmiştir. Filmde görülen başka bir Yeni Dalga özelliği ise eski filmlere sık sık çıkarılan şapkalardır; ucuz ganster filmlerine yapılan göndermeler, kara filmlerdeki gibi işlerin sarpa sarması ve hatta açık bir şekilde Belmondo'nun Humphrey Bogart'a benzetilmesi. Film boyunca, seyirci hiçbir şekilde bir sonraki sahnede ne olacağını tahmin edemez, bir anda alakasız bir yazarın basın mensuplarına verdiği bir demeç çıkar ekrana, siz bu konuşmanın filmle bağlantısını anlamaya çalışırken daha bir sürü garip hadise kafanızı karıştırmıştır bile. Filmin son sahnesi ise hiç beklenmedik bir anda gelir, Seberg'in bugüne dek hiç kimsenin tatmin edici bir şekilde cevaplayamadığı bir sorusuyla da biter (Seberg, Belmondo'nun bir mimiğinin ne manaya geldiğini sorar, yanıtını alamayız). Biraz alakasız olacak ama bu filmde Seberg'in söylediği "Uyumak üzücüdür, insanları birbirinden ayırır. Beraber uyusanız bile uyurken tamamen yalnızsınızdır" sözü benim favori repliklerimden. Kısacası, A Bout de Souffle'u izlemeyip sinema tarihini iyi bildiğini iddia etmek terbiyesizlik oluyor biraz.

Bundan sonra Godard'ın ilk renkli çekilen filmi Une Femme Est Une Femme geliyor. Üçlü bir aşk hikayesi, başına buyruk karakterler, striptiz sahneleri ve ham çıplaklık filmin en önemli özellikleri. Striptizci Anna Karina, erkek arkadaşı çocuk istemediği için Jean Paul Belmondo'dan bebek sahibi olacağını söyler, sonra da üçü birlikte umursamaz bir şekilde takılırlar. Beni bu filme en çok bağlayan şey ise filmdeki sayısız absürd sahnenin ne zaman nerden çıkacağının anlaşılmaması ve Godard'ın bu tip bir yöntemle o günün en önemli sinemacılarından olabilmesi. Bu filmden Godard'la ilgili yapılacak en önemli çıkarımlardan biri de Godard filmlerindeki kadının rolüdür. Bu temayı Vivre Sa Vie (1962), Une Femme Marie (1964), Pierrot le Fou (1965) ve Masculine Feminine (1966) filmlerini de düşünerek yorumlamak yararlı olacaktır. Vivre Sa Vie'de özgürlük ve heyecan peşinde koşan, oyuncu olmak için ailesine bırakan ama en sonunda fahişe olan bir kadının öyküsü anlatılır; seyirci kendini Anna Karina'nın canlandırdığı Nana'yla özdeşleştirir çünkü duyguları, başarısızlığı ve kaybolmuşluğuyla Nana gerçek biridir; Godard da garip kamera açıları ve uzun çekimlerle Nana'nın yaşadığı gerilim ve boşluk duygusunu bize en iyi şekilde yansıtır. Nana'nın sonda niye vurulduğunu anlayamamayışımız da tipik bir Yeni Dalga özelliğidir. Une Femme Marie ise kocası ve sevgilisi arasında gidip gelen bir kadını anlatır. Pierrot le Fou da dünya üzerindeki son romantik çifti tanıtmak ister bize Godard, ünlü Amerikan yönetmen Samuel Fuller da bu filmin bir sahnesinde gözüküp sinemayla ilgili birkaç kelam eder, Yeni Dalga anlatımı kendini burada da hissettirir. Godard'ın tüketim karşıtı felsefesinin çok hafif de olsa göze çarptığı Masculine Feminine'de ise ordan oraya savrulan iki gencin arasındaki gidip gelen ilişkiye tanık oluruz, bu ilişki çevresinde Godard dönemin Fransa'sına ayna tutar. Bu dört filmdeki ortak yan şudur: kadınlar her zaman erkeklerden daha fazla güç sahibidir, kadınlar tam olarak başarıya ulaşamadıklarında bile dengeli gözükebildikleri halde erkekler umutsuzlukları ve işe yaramazlıkları içerisinde debelenmeye mahkumdur. Duvardaki çatlakları hep kadınlar bulur; erkekler ise tuğlaların arasında sıkışıp kalmıştır. Kadınlar akarken erkekler durur. Bu ezilmişlik karşısında erkeğin verebileceği tek cevap şiddettir. Bu farklar yüzünden erkek ve kadın arasında çok derin bir uçurum vardır ve iki cinsin bir arada yaşaması nerdeyse imkansızdır. (Godard'ın bu yanı feministlerce hep kuşkuyla karşılanmıştır, filmlerinde sürekli kullandığı fahişeliğe sürüklenen kadın motifi bu kuşkuların başlıca kaynağıdır.)

İlk sahnede Brigitte Bardot'nun çıplak vücudunu doya doya izleyebildiğimiz Le Mepris (1963) "film içinde film" konseptini kullanmış, ustalardan Fritz Lang'a yönetmen rolünü oynatmış, kadın-erkek arasındaki uçurum konusuna yine el atmış ve film dünyasının çirkinliklerini göstermiştir. Godard'dan beklenmeyecek bir iyimserlik taşıyan Bande a Part (1964) müzikal, gangster ve komedi türlerini harmanlayan kolay izlenir ama siyasi ve felsefi açıdan hiç de boş olmayan bir hırsız-polis filmi. Godard'ın en orijinal filmlerinden Alphaville (1965) ise üstün bilgisayarların kontrol ettiği bir ütopya şehri olan Alphaville'de yaşanan bir ajan hikayesi. Yönetmenin pop kültürden ve fütürizmden esinlenerek yarattığı şehir atmosferi, insanların bireysel seçim yetilerini kaybetmeleri ve şehrin her ayrıntısına kadar belirlenmiş düzeninin kölesi olmaları teması ve karanlık sinematografisi Alphaville'i bir eser olarak Huxley'nin Yeni Cesur Dünya'sı ve Orwell'in 1984'ünün tam yanına olmasa da yakınına bir yerlere koyuyor bence.

Son değineceğimiz filmler ise 1963 yapımı Les Carabiniers ve 1967 yapımı olan iki film La Chinoise ve Le Weekend. Bu filmler Godard'ın Yeni Dalga döneminin en politik filmleri. Les Carabiniers bir savaş filmi; savaşa katılmaya karar veren, savaşta kazandıkları başarılar yüzünden de diplomatik havanın değişmesi üzerine idam edilen iki köylüyü anlatıyor film ve yapıldığı dönem çok ters tepkiler almış. La Chinoise ise politik görüşlerini oturtmaya çalışan bir grup üniversiteli arkadaşın bir yaz boyunca yaşadıklarını anlatıyor. Filmin en ilginç sahnesi ise bir tren kopartmanındaki konuşma, çünkü bu konuşma boyunca bir yıl sonra gerçekleşecek olan devrimin nasıl olacağı olağanüstü bir tahmin gücüyle anlatılıyor, bu belki de Godard'ın ileriyi görebilme yeteneğinin bir kanıtı. Burjuvazi karşıtı yoğun mesajlı bir film olarak niteleyebileceğimiz Le Weekend sonrasında ise Godard, Dziga-Vertov grubuyla birlikte çok radikal ve devrimi hedefleyen filmler çekmeye başlıyor.

Sinema tarihinin belki de en fazla etkiye sahip olan yönetmeni olan Godard'ı Godard yapan ilk dönemiyle ilgili bu yazıyı kendisinin bir sözünü sizin yorumunuza sunarak bitirmek istiyorum.

"Bugün bile, yapılması gerektiği gibi bir film yapmak, benim için, yaşamak istediğim gibi bir hayat yaşamaktan daha kolay... Eğer yaşamaya hakkım olduğuna inandığım hayatı yaşayabilseydim; film ya da sanatla uğraşacağımı düşünmüyorum."
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr