kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Bu yazı daha önce Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü'nün hazırladığı Görüntü Sinema Dergisi'nde yayımlanmıştır.

Trier'in Gör Dediği

Ertuğrul Bilgin

Sinemayı izleyiciyi manipüle etmek için "kullanan" bir provokatör mü, günümüzün en özgün ve yenilikçi ustası mı? En son "Dogville"ini ve "Trier'den Beş Engel" projesini izlediğimiz Lars von Trier günümüzün en önemli ve tartışmalı yönetmenlerinden biri. Onu bu derece "tartışılır" ve önemli kılan, yazının başındaki "deli/dahi" kutuplaşmasını yaratan temel noktaysa; ilk filminden itibaren klasik sinema anlatım kalıplarıyla oynayarak sinema kavramını sorgulaması, kurcalaması "sinema nedir/ne olmalıdır" argümanına farklı bakış açıları oluşturmasıdır. Teknik olanakları fazlaca kullanıp ışık-renk oyunları ile görsel anlamda deneysel bir yapı kurması (Suç Unsuru, Avrupa), bir müzikali el kamerasıyla çekerek yakaladığı belgesel gerçekçi havayla türün kalıplarını kırması (Karanlıkta Dans), tebeşirle çizilmiş sınırlarla sahne üzerinde bir kasaba yaratarak dekor anlayışını terk etmesi (Dogville) bu "klasik sinema anlatım kalıplarıyla oynama" tezini somutlaştıran biçimsel yenilikler olarak değerlendirilebilir. Hakkındaki tartışmaların asıl odak noktasıysa bu biçimsel yeniliklerden çok Dogma95 ile değişen anlatısı şeklinde ifade edilebilir. Filmografisinde bir kırılma noktası teşkil eden Dogma95 ile sinemanın tüm teknik etkilerden arındırılması yolunda bir manifesto oluşturan Lars von Trier'nin akımın ardından-her ne kadar manifesto kurallarının bütününü sadece bir filmde takip ettiyse de- sinema anlayışını farklı bir düzleme taşıdığı görülür. Dalgaları Aşmak ile başlayıp halen sürdürdüğü bu anlayışla günümüz insanının değerlerini, modernitenin birey üzerindeki etkilerini, din-inanç-ahlak gibi kavramları irdeleyen Lars von Trier'nin provokatif. Bütün bunlar ışığında Trier sinemasının dünya sinemasındaki yerini ve önemini,sinema anlayışının zaman içinde nasıl bir değişim/gelişim geçirdiğini daha derinlikli ele almak için "Avrupa üçlemesi", "Dogma95", "Altın Kalp üçlemesi" ve "Dogville" alt başlıklarıyla kronolojik bir analiz yolu takip edilebilir.

Avrupa Üçlemesi
Lars von Trier sinemasının ilk örnekleri Suç Unsuru (Element of Crime), Salgın (Epidemic) ve Avrupa (Europa) hem biçim hem de içeriğe dair paralellikleri neticesinde bir "Avrupa trilojisi" oluşturur. Öncelikle üçlemenin biçimsel yapısı değerlendirildiğinde; teknik etkilerin/olanakların -özellikle Suç Unsuru ve Avrupa'da- fazlasıyla kullanımı yönetmenin bu dönem sinemasının en belirgin özelliği olarak görülür. Tekniğin öykünün ve karakterlerin önüne geçtiği şeklindeki bazı eleştirilerle karşılanan bu eğilimin aslında bilinçli bir tercih olduğu ve -eleştirilerin aksine- öyküye hizmet ettiği iddia edilebilir. Suç Unsuru'nda seçilen renklerin gerçekdışı ve rahatsız edici bir atmosfer oluşturup izleyicide rüya-gerçek(hipnoz) algısı yaratması,bir "film içinde film" örneği olan Salgın'da iki ayrı biçem kullanılması ya da siyah-beyaz Avrupa'da ani renkliye geçişler ve üst üste bindirilmiş görüntülerle etkinin arttırılması gibi örneklerle karşılık bulan bu durum; ışık,gölge ve renk oyunlarına dayalı bu deneysel çabaların film atmosferinin oluşumuna pozitif etkisi olarak adlandırılabilir. Yine her üç filmin de kaotik ve karamsar bir Avrupa portresi çizerken bu deneysel çabalardan yararlanması bu pozitif etkinin bir başka formu olarak okunabilir.

Üçlemenin içeriğine gelindiğinde, Trier'in her üç filmde de öyküyü içinde bulundukları düzende yanlışları düzeltmek için kararlılık ve idealizmle yola çıkan fakat sonuçta hayal kırıklığına uğrayan karakterler üzerine inşa ettiği görülür. Suç Unsuru'nda ısrarla takip ettiği seri katil Harry Grey'e dönüşen detektif Fisher, Salgın'da hastalığı kendisinin yaydığının farkında olmaksızın salgına çözüm bulmaya çalışan Dr.Mesmer ve Avrupa'da Amerika'dan savaş sonrası Almanya'sına-ülkeyi yeniden ayağa kaldırmak amacıyla-giden fakat zamanla bir emir erine dönüşen Leopold; yönetmenin ifadesiyle "doğruluk adına yaptıkları her şey bir şekilde yanlışa dönüşen" (anti)kahramanlardır. Bu bağlamda bu karakterler Trier'in iyilik ve doğruluğun kişiye zarar olarak döndüğü şeklindeki karamsar inancının da bir göstergesidir. Bunun dışında üç filmde de "hipnoz" olgusunun kullanımını Trier'in "sinema izleyiciyi yönlendiren bir güçtür. Yönetmen-seyirci ilişkisi bir anlamda hipnozdur" fikrine bir göndermesi; Suç Unsuru'nda detektifin kriminoloji kitabına harfiyen itaati, Avrupa'daki müfettiş teftişleri, Leopold'a uygulanan garip testler (kantarda ölçümü hatırlayın) ise sisteme eleştirilerinin küçük örnekleri olarak kabul edilebilir. Buradan hareketle Trier'nin sonraki filmlerinde sorgulayıcı ve çarpıcı bir üslupla irdelediği ve sinemasının merkezine yerleştirdiği meselelere filmografisinin bu ilk döneminde daha simgesel ve ironik bir tarzla yaklaştığı söylenebilir.

Üç film gerçek anlamda bir bütünlük oluşturmakla birlikte Salgın'ı farklı bir zeminde ele almak da gerekir. Lars von Trier ve senaristi Niels Voersel 'in kendilerini canlandırdıkları bu "film içinde film" örneği Trier'nin çalışma metotlarını, kişisel endişelerini, korkularını, bir filmin yaratım sürecini anlatması itibariyle bir belgesel niteliği de taşır. Filmin sonunda, yazılan senaryonun gerçekleşmesi ise yönetmenin kurmaca-gerçek ilişkisi, "sinema ne kadar gerçektir" gibi takıntılarını tekrar gözler önüne serer.

Dogma95 Akımı
Lars von Trier filmografisinde bir milat kabul edilen,yönetmenin sinemasını bambaşka bir düzleme taşıyan Dogma95 akımı "manifestonun içeriği, ideolojisi" ve "Trier sinemasına yansımaları" şeklinde iki ayrı çerçevede incelenebilir.

Sinemanın yüzüncü yılında Lars von Trier öncülüğünde dört Danimarkalı yönetmenin (diğerleri Thomas Vinterberg, Søren Kragh-Jacøbsen ve Kristian Levring) son yıllarda ruhunu kaybetmeye başlayan sinemaya yeni bir soluk,yeni bir hareket getirmek amacıyla yarattıkları Dogma95 akımı temelde,sinemanın teknik etkilerden arındırılması,saflaştırılması ve bu yolla gerçeğe yaklaştırılması üzerine kuruludur. Akım sinemayı bir yanılsama olmaktan çıkarma,Lars von Trier'nin sözleriyle "kurmaca olduğunu bilerek filmi gerçekliğe zorlama" amacı taşır. Bu doğrultuda set dekorları,özel ışıklandırma, kurgu gibi teknik müdahaleler, cinayet sahneleri gibi sahte olaylar, prova edilmiş oyunculuklar veya detaylı bir senaryo filmin gerçekliğine zarar veren öğeler olarak kabul edilir. Sinema bu öğelerden arındırılarak, sadece anlatısı ve karakterlerine odaklanmalıdır,bu şekilde hem salt burjuva sınıfa ait olmaktan çıkacak (çünkü film üretimi için teknik kullanımına ihtiyaç duyulmayacak) hem de izleyiciyi karakterlerin gerçek duyguları,düşünceleri ve tepkileriyle yüz yüze getirebilecektir. Sonuçta tüm dış etkiler ortadan kaldırıldığından hem film hem de seyirci kendi gerçeğine kendisi ulaşacaktır.

Günümüze değin otuzu aşkın filmde takip edilen Dogma95 akımı ortaya atıldığında kimi çevrelerde olumlu tepkiler uyandırmakla birlikte bazı eleştirilerle de karşılaşmıştır. İtalyan Yeni Gerçekçiliğinin, Fransız Yeni Dalgasının esaslarının veya John Cassavetes'in doğaçlamaya dayalı üslubunun Gölgeler(Shadows1959), Yüzler (Faces1968) gibi) küçük değişikliklerle "yenilik" olarak öne sürüldüğü düşüncesi, akıma imza atan yönetmenlerin manifesto kurallarına sadece bir filmde uymaları (Thomas Winterberg'in bir sonraki film "It's all about love" gelecekte geçen ve büyük ölçüde teknik efektler üzerine kurulu bir filmdir.) gerçeğe ulaşmayı -bir anlamda özgürleşmeyi- amaçlayan akımın bir dizi kurala bağlı olmasının yarattığı paradoks bu eleştirilerin dayanak noktaları olarak belirlenebilir. Bu iddialara karşılık, Dogma95'in bahsedilen akımlardan bazı izler taşımakla birlikte birebir tekrar olmadığı ve o zamana dek geliştirilen akımları bir anlamda yeniden biçimlendirdiği söylenebilir. Tür ve auteur sinemasına karşı durması,yönetmenin adının jenerikte geçmeyişi -ki bu iki noktada Yeni Dalgayla çok ayrı düşer. Dogma95'e imza atan yönetmenler Yeni Dalgayı yönetmenler akımın önüne geçtiği için başarısız bulur.- dekor kullanılmaması gibi ilkeler Dogma95'in tüm akımlardan daha kısıtlayıcı, meydan okuyucu ve ağır olduğunu gösterir (öyle ki Lars von Trier akımın tüm kurallarını uygulamanın mümkün olmadığını,yaptıklarının sadece bu kuralları yorumlamak olduğunu dile getirmiştir.). Akımın özgürleşme hedefiyle kuralcı yapısının oluşturduğu çelişki ise yönetmenlerin akıma dair alaycı tutumları, Trier'in sürekli kendisiyle tezat oluşturan tavrıyla açıklanabilir ve sonuç olarak akımın asıl niyetinin sinema üzerine düşünmek, düşündürmek ve sinemadaki kurmaca-gerçek çatışmasını bir kez daha gündeme getirmek olduğu görülür.

Dogma95'in fikir babası Lars von Trier'in sinemasındaki konumuna gelindiğinde; akım yazının başında belirttiğimiz gibi Trier filmografisinde bir milat olarak kabul edilir. Manifestoyu "Lars von Trier'den Beş Engel"de de ifade ettiği gibi, engellerin ve kısıtlamaların yaratıcılığı kamçıladığı inancından yola çıkarak oluşturan yönetmenin akımla ilk filminden beri üzerine kafa yorduğu sinema-gerçek argümanını yeniden gündeme getirdiği iddia edilebilir. İlk dönem filmlerinde teknik efektlere bolca yer veren, kurduğu gerçeküstü atmosferle izleyici ile arasına mesafe koyan yönetmenin Dogma95 ile bu anlayışı tamamen terk ettiği, buna karşılık akımın temel kaygısı gerçekçiliği ilke edinerek bu doğrultuda hem el kamerası kullanımını hem de karakterlerin psikolojisi odaklı anlatım tarzını sürdürdüğü gözlenebilir. Bunun yanında Dogma95'in sisteme ve burjuvaziye yönelik eleştirel çizgisini de takip ederek akımın ardından çektiği filmlerde içinde bulunduğumuz toplumu, günümüz insanını ve ahlaki değerlerini sorgulamıştır. Bütün bunlar ışığında Dogma95 ile Trier'in, bugünkü sinemasının temellerini attığı söylenebilir.

Altın Kalp Üçlemesi
Dalgaları Aşmak (Breaking The Waves), Gerizekalılar (Idiots) ve Karanlıkta Dans (Dancer in The Dark)'ın oluşturduğu, Lars von Trier filmografisinin ikinci üçlemesi "Altın Kalp"; -Dogma95 başlığı altında da belirttiğimiz gibi- yönetmenin sistem ve burjuvaziye yönelik eleştirel tavrı, "günümüz insanı ve ahlaki değerleri" hakkındaki kışkırtıcı söylemi üzerine kuruludur. Buradan yola çıkarak, "Altın Kalp" trilojisi, biçime dair temel özelliğinin el kamerası kullanımından doğan gerçekçi ve sade yapısı olduğu belirtilerek, doğrudan içeriği üzerinden irdelenebilir.


Üçlemenin çıkış noktası, Trier'in çocukluğunda okuduğu, iyilik ve fedakarlık üzerine bir masaldır. Fakir bir kızın yiyecek bir şeyler bulmak için gittiği ormanda karşısına çıkan herkese yardım etmesi ve sonunda elinde hiçbir şey kalmadığında gökteki yıldızların para olarak üzerine yağmasını anlatan masal, üçlemenin kadın karakterlerinin (kahramanlarının) mücadeleleri/fedakarlıkları olarak karşılık bulur. Dalgaları Aşmak'ta felç geçiren kocasının isteği üzerine ve bu şekilde onun iyileşeceği düşüncesiyle başka erkeklerle birlikte olan Bess, Gerizekalılar'da küçük oğlunun ölümünün acısını yaşarken katıldığı, toplum içinde geri zekalı gibi davranan grubun dağılmaması adına kendi ailesi içinde geri zekalı gibi hareket eden Karen ve genetik bir hastalık yüzünden kör olma riski taşıyan oğlunu ameliyat ettirmek için her şeyi feda etmeye hazır Selma üçlemenin kadınlarıdır. Bu noktada Trier'in "bizim dünyamızda bunu ironik bir olaya dönüştürme tutkusu var. Ama bence kötü veya dini bir olgu değil. Son derece insancıl bir olgu" şeklinde nitelendirdiği fedakarlık temasını kadın karakterler üzerinden anlatarak ve bu kadın karakterleri "annelik" "eşlik" gibi sosyal konumlara yerleştirerek üçlemenin etkisini arttırdığı söylenebilir. "Altın Kalp" trilojisini etkili kılan asıl özellikse kadın karakterlerin yaptıklarıyla içinde bulundukları sistemin normlarına, değerlerine aykırı düşmeleri ve bu yüzden büyük bedeller ödemeleridir. Dindar Bess'in tutucu İskoç kasabasında başka erkeklerle birlikte olması ve sonunda öldürülmesi, oğlunun cenazesine gitmeyen Karen'in ailesi tarafından dışlanması, işçi Selma'nın ameliyat parasını çalan komşusu Bill'i öldürmesi ve idama mahkum edilmesi üçlemeyi "çarpıcı ve huzursuz edici bir Lars von Trier klasiği" haline getirmekle birlikte Trier'in asıl meselesini de ortaya koyar.

Trier üç filmde de "fedakarlık öykülerini" anlatırken arka planda günümüz insanının değerlerinin sorgulamasını yapar aslında. Üçlemenin ilk filmi Dalgaları Aşmak'ta bu sorgulama inanç-ahlak kavramlarına yöneliktir. Trier,kasabanın insanlarının tutucu tavrı, kilisede kadınların söz alamaması, kocasını özleyen Bess'e annesinin "Katlanmayı öğrenmelisin" şeklindeki cevabı ve Bess'in kafasında yarattığı baskıcı tanrı figürüyle katı inanç sistemini eleştirir. Kendini kiliseye adamış Bess'in kocası için başka erkeklerle ilişkiye girmesinin yarattığı çelişki de sadakat-ahlak kavramlarını ters düz eder. Din konusundaki düşüncelerini "Bence insanlara karşı iyi olmak kilisede diz çöküp dua etmekten daha önemlidir" şeklinde ifade eden yönetmenin bu filmde asıl kaygısının "inanç" konusu üzerine düşündürmek olduğu söylenebilir. Üçlemenin ve Dogma95 akımının ikinci filmi Gerizekalılar'a gelindiğinde,Trier'in bu kez burjuvazi ve moderniteyi masaya yatırdığı görülür. Toplum içinde geri zekalı gibi davranarak içlerindeki ilkel yana, gerçek benliklerine ulaşmayı hedefleyen grup "eylemlerini" burjuva lokantalarında, fabrika gezilerinde gerçekleştirir. Bu durum grup lideri Stoffer'in "kimseyi daha mutlu yapmıyorken daha daha zenginleşen bir toplum" şeklinde tanımladığı modern topluma eleştiridir. Filmin sonunda gruba katılanların işlerinde veya aileleri yanında geri zekalı gibi davranamaması -Karen dışında- ve sosyal konumlarını riske atamamaları "gerçek benliğe ulaşma"hedefinin mümkün olmadığını gösterir. Üçlemenin son halkası Karanlıkta Dans'ta ise Trier, Çek göçmen Selma'nın yanlarında yaşadığı, Bill ve Linda'nın para ve silah tutkusunu ısrarla vurgulayarak,Amerikan orta-sınıf burjuvazisini temsil eden bu çift üzerinden hem burjuvazi hem de Amerika eleştirisi yapar ve Dogville'de yapacaklarının bir bakıma ilk işaretlerini verir.

Trier'in bu üçlemesine-hatta Dogma95 sonrası sinemasına- gelen genel eleştiriler, kışkırtıcı tutumuyla izleyici manipüle etmeye çalıştığı, kendi fikirleri doğrultusunda düşünmeye zorladığı yönündedir. Bu konuda seyirciyi provoke ettiğini kabul eden Trier fikirlerini "Bir provokasyonun amacı insanları düşünmeye sevk etmektir. Eğer insanları düşünmeye sevk ederseniz,onlara kendi düşüncelerini açıklama fırsatı verirsiniz." şeklinde açıklar. Buradan yola çıkarak Trier'in sinemasının özünü oluşturan bu yaklaşımın bilinçli bir tercih olduğu ve bu tercihi kabul edip/etmemenin izleyicinin Trier sinemasına bakışını belirlediği söylenebilir.

Dogville
Lars von Trier'in ABD üçlemesinin ilk filmi (diğerleri "Manderlay" ve "Washington") ve şimdilik son eseri olan Dogville de farklı düzlemlerde ele alınabilir.

Öncelikle Trier'in Dogville'de tiyatro sahnesinde tebeşirle çizilmiş evlerle, görmediğimiz kapılar ve duvarlarla tüm detaylardan arındırılmış teatral bir set oluşturduğu görülür. Bu seçim, izleyicinin hiçbir ayrıntıya takılmadan sadece hikaye, karakterler ve ilişkilere yoğunlaşarak kasabanın toplumsal değerleri,ahlaki değişimleri üzerine kafa yormasını sağlamak amaçlıdır. Yine bu noktada duvarların olmayışı izleyici de yapılan/yaşanan her şeyin tüm kasaba halkı tarafından görüldüğü algısı yaratarak kasaba halkının zamanla ortaya çıkan ikiyüzlü, kötücül yanını hissettirmede önemli bir rol oynar (Chuck'ın Grace'e tecavüz ettiği sahne bunun en çarpıcı örneğidir). Bir dış sesin hikayeyi anlatması, filmin belli bölümlere ayrılmış olması ve son bölümün başlığında "ve film biter" yazısı ile set tasarımındaki bu tercih bir araya geldiğinde, Trier'in kendi manifestosuyla dalga geçercesine kurmaca olduğunu her fırsatta belli eden bir yapı kurduğu görülür.

Film,gangsterlerden kaçan Grace'in orta-batı Amerika kasabası Dogville'e sığınması ve onu çalışması şartıyla kabul eden kasaba halkının zamanla Grace'i köleleştirmesi üzerine kuruludur. Başlangıçta gayet normal davranan kasaba halkı zamanla Grace'in onların "merhametine" ihtiyaç duyduğunu fark ederek tutumlarını değiştirir. Grace'in kasaba halkının bu "iyi niyet"ini hak etmek için artık daha çok çalışması gerektiği düşüncesiyle onu zalimce kullanmaya başlarlar. Öyle ki bir süre sonra erkekler ona tecavüz etmeyi,tüm kasaba halkı da boynuna bir zincir geçirmeyi dahi kendilerinde hak görürler.

Trier,Dogville ile -ki kasabanın adı dahi filmin söylemini fazlaca hissettiriyor.- insanın özünde kötü, bencil ve iki yüzlü olduğunu ve kendinden güçsüz olanı ezme güdüsünün bulunduğunu ortaya koyar. Kasaba halkının Grace'e karşı hareketlerinin değişimi ve bu değişimin Grace'in zayıflığını, kendilerine olan ihtiyacını fark ettikten sonra yaşanması (Polislerin gelmesi kasaba halkı için önemli bir işarettir.) insanların ahlaki değerlerinin sahteliğini ve ikiyüzlülüğünü gözler önüne serer. Grace'in kasaba halkıyla yüz yüze geldiği sahnede, kasaba halkının yaptıklarını haklı göstermeye çalışmaları ya da hiçbir şey olmamış gibi davranmaları da bu ahlaki ikiyüzlülüğü örneklendirir. Filmdeki çocuk karakterin bile Grace'i kışkırtması Trier'in insanlığın kötücül yanına olan inancının ne derece kuvvetli ve karamsar olduğunu da gösterir. Öte yandan Grace'in-ki adı merhamet anlamına gelmektedir.- kendisine yapılanlara karşı sergilediği kabullenişin ortaya çıkardığı "merhamet-kibir" çatışması babasıyla yaptığı tartışma üzerinden değerlendirilebilir. Grace "köpekler sahiplerine itaat eder." sözleriyle bir anlamda kasaba insanlarına dair umudunu dile getirirken, babası "köpekleri affedersek her seferinde kendi doğalarına dönerler." cevabıyla Trier'in inancını dillendirir. Aynı zamanda Grace'in bu kabul eden, bağışlayan tavrını da kibir olarak nitelendirir. Sonuçta Grace de umudunu kaybederek veya kibrinden vazgeçerek tüm kasabayı yakarken o da bir anlamda içindeki kötücül yanı ortaya çıkarmış olur.

Sonuçta Dogville Amerika üzerine bir üçlemenin ilk adımı olmakla ve Amerika'nın sistemi, politikası üzerine bazı sözler söylemekle birlikte temelde insanlığın karanlık yanı üzerine bir film olarak okunabilir.
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr