kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Bu metin Lanterna Magico'nun 7. sayısında yayımlanmıştır.

Hatasız Kul Olmaz

Eren İnan Canpolat

* 80'leri sevenlerden değilim ve bunun nedenini de pek iyi bilmiyorum aslında. Aklıma vatkalı, pembe kazaklar; kabarık, permalı saçlar; o dönemin neredeyse marşı olmuş bazı popüler müzik parçaları ve 12 Eylül geliyor. Bunların hiçbiri de bana özlemini duyduğum, yeniden yaşamak istediğim bir geçmişi anımsatmıyor. Bu saydığım şeyler bazılarına çekici gelecektir (sokaklarda sıklıkla 80'lerden fırlamış gibi giyinen insanlar görüyorum zaten), hatta yine bazıları o dönemde müzikal kalitenin önemli aşamalar kaydettiğini söyleyecektir. Ancak bunların hiçbiri benim dönemle ilgili düşüncelerimi değiştirmeye yetmeyecek. Dahası, kimseyle sonu olmayan bir 80'ler iyiydi/kötüydü tartışmasına girmek istemem. Bunun için 80'lerin bana sinemayla ilgili neler çağrıştırdığını düşünürken yalnız kendi izlenimlerimden hareket eden iddiasız bir biçem benimsemeyi daha doğru buluyorum.

Öncelikle 80'lerin Türkiye sinemasının bana ne anımsattığını bulmaya çalıştım. Ne var ki, bu arayış oldukça uzun sürdü. Hiçbir şey anımsamıyor olamazdım, acaba anımsadıklarımı güçlü bir biçimde bastırmaya mı çalışıyordum (ne de olsa sevmediğim bir dönemden söz ediyoruz). O dönemde yapılmış pek çok film izlemiştim, ancak, bana göre, bunların çoğu 80'lerin karakteristiğiyle uyuşmuyordu. (Aslında bu "karakteristik" de daha çok benim kafamda şekillenmiş bir şey belki, açık seçik tanımlar ve örnekler bulamıyorum bunu anlatabilecek. 80'ler işte...) Kimi adını duyduğum filmleri de henüz izlememiştim. Anımsayabildiğim ilk şey o dönemde genişleyen video piyasasıydı... Bir diğeri “Emrah filmleri”... Sonra arabesk filmler... Bunlardan ilkinin benim üzerimde neredeyse hiç etkisi olmamıştı. İkincisi üzerine ise söyleyecek bir şeyim yoktu galiba (dileyenler konuyla ilgili ek$i sözlük'e başvurabilirler). O nedenle aklıma gelen birkaç başka şeyi daha eleyip arabesk filmleri üzerine düşünmeye karar verdim: Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses...

Arabesk filmler dediğim filmlerin genel özelliği, belirli bir şarkıyı ya da arabesk albümünü merkezine alıyor olması benim için. Ama bunun yalnızca arabesk için söz konusu olmadığını da görüyoruz. Aslında arabesk filmler, Bülent Ortaçgil gibi müziği pop'a daha yakın olan ya da Nuri Sesigüzel gibi halk müziği geleneğinden gelen isimlerin şarkılarına/türkülerine de film çekilen garip bir furyanın bir parçası ("şarkı filmleri" mi demeli?). Yine de o furyanın amiral gemisi gibi görünüyor bana arabesk filmler.

Filmlerle ilgili bir şeyler yazmadan önce seçtiğim isimlerin yaptığı filmlerle ilgili internette küçük bir araştırma yaptım. Yalnızca üç isim seçmemin bir nedeni arabesk müziğe olan uzaklığımsa, diğeri de düşüncelerimi dile getirişimin akademik bir dile yakınlaşmasını engellemekti. Yine de, seçtiğim isimlerin genel atmosferi temsil gücünde olduklarını düşünüyorum.

Bu filmlerin başlangıcı 70'lerin ilk yıllarına kadar gidiyor. Seçtiğim üç isim arasında 1971 tarihli Bir Teselli Ver (Orhan Gencebay) bulabildiğim en erken film. Aslında Türkiye sinema tarihi göz önünde bulundurulduğunda bu "akım"ın oldukça eskilere gittiğini söyleyebiliriz. Ancak asıl yoğunlaşmasını 78'den itibaren yaşıyor ve 89'dan sonra da bıçakla kesilir gibi sona eriyor (Tablo 1). Öyle ki, 70-79 arası yapılan filmlerin sayısı 80-89 arası yapılanların neredeyse üçte biri kadar (Tablo 2). Ayrıca 80'lerden sonra yapılan filmlerin sayısı da oldukça az (Bu dönem filmlerinin bir kısmını arabesk filmler arasında saymak zaten pek doğru olmayacaktır). Bu durum, filmlerle 80'ler arasında ilk başta kurduğum sezgisel ilişkiyi doğrular görünüyor.

70ler'den başlayarak yükselen bu dalga, özellikle, o dönemde henüz tanımlanmamış olan video-clip'in boşluğunu dolduruyordu. Yeni çıkan albümler için filmler çekilerek şarkı sözleri film senaryolarıyla destekleniyordu. Çoğunlukla şarkıda -şarkının doğasından kaynaklanan nedenlerle - kısa tutulan hikâyeler ayrıntılandırılıyor, baş rolde mutlaka şarkıyı seslendiren arabeskçi oluyordu. Ferdi Tayfur çeşmeye iniyor, ağanın kızıyla karşılaşıyor ve onun aşkıyla yanıyordu. Böylelikle şarkının nasıl anlaşılması gerektiği de daha açık biçimde dile getirilmiş oluyordu. Yine 80'lerden başlayarak ortaya çıkan ve günümüzde oldukça yaygınlık kazanan video-clip'lerin de işlevi bu aslında: öyküyü insanların gözüne sokmak. Eğer şarkıda anlatılanlarla paralel bir öykü yoksa daha da kötü oluyor aslında, çünkü o zaman saçmalamanın önünde herhangi bir engel, çevresinde herhangi bir sınır kalmıyor. Bu konudaki favorim de Aşkın Nur Yengi'nin "Yabani" şarkısına çekilmiş kliptir. Yengi şarkıda "Gel yabani, gör halimi" vs. derken klipte de üstünde garip bir kıyafet olan ama yine de fiziksel görünümünün bir "yabani" ile ilgisi olmayan "jön" bir ormanın içinde koşturmaktadır. Sonuçta ortaya şarkıda sözle söylenenin aynısını bir kez de imajlarla göstererek kafalara kazımaya çalışan, gösterilmesi gerekmeyeni göstererek insan algısına ters düşen bir yaklaşım çıkıyor. Görsel olana yönelik bu tutum, yalnızca ticari kaygılar taşıyor olsa bile, izleyicisini salak konumuna başarıyla oturtmaktadır (hem klipler hem de arabesk filmleri için geçerlidir bu düşüncelerim).

Türkiye sinemasının olmazsa olmazı aşk, neredeyse bütün arabesk filmlerin bir başka ortak yönünü oluşturuyordu. İzleyici, şarkıda özdeşleştiği duygularla bir kez de sinemada (ya da sonraki yıllarda televizyonda), kendisini yine aynı kişinin (şarkıcının) yerine koyarak özdeşleşiyordu. Onunla birlikte aşık oluyor, seviniyor, daha sonra "mutlaka" karşılaştığı engeller, "hain"likler, kötülüklerle üzülüyor, çile çekiyordu. Kalleş bir dünyada yaşıyor, günü geliyor etrafındaki hiç kimseye güvenemiyor, bütün kötülüklerin içinde bir başına kalıyordu. Toplumsal hayatta hiçbir karşılığı olmayan bir isyan duygusuyla dolup taşıyor, ama bu isyan duygusunu yönlendirecek bir alan bulamıyor, sıkışıp kalıyordu.

Söz konusu filmlerdeki karakterlerin de arabesk müziğin hedef kitlesini oluşturan kesimlerden seçiliyor oluşu ayrıca dikkate değerdir. Taksiciler, dolmuşçular, gecekondularda oturan işsizler bu filmlerin esas kişileri olmuştur hep. Bu da hedef kitlenin özdeşleşmesini kolaylaştıran bir başka etkendir. İnsanlar, öyle hissetmeseler de zamanla öyle hisseder olmuşlardır. Çünkü anlatılan onların hikâyesi gibi görünmektedir.

Arabesk filmlerin sayıca bu denli çok olmasının nedeni, kuşkusuz, toplumda geniş çaplı kabul görmüş olmaları. Bunda arabesk müziğin müzikal yaklaşımın dışında/ötesinde kitleleri kendisine çeken bir kültürel form oluşturmuş olmasının etkisi büyük. Yukarıda da andığım çilekeşlik, aşağılık duygusu, hedefsiz isyan gibi duygular, göç alan, gecekondulaşmış kentlerdeki yoksul, kentte aradığını bulamamış, köyüne de dönemeyen, yersiz-yurtsuz kalmış insanların ortak duyguları. Çözümsüzlük içerisinde kıvranan bu insanlar loser** olmaya övgüler düzen bu müziği dinleyerek, onlara çekilmiş filmleri seyrederek yaşamda kendilerine bir yer açmaya çabalıyor, filmlerde gördükleri gibi hissetmeye, yaşamaya çalışıyorlardı.

Yükselen toplumsal hareketi sert biçimde kesen 12 Mart darbesi tüm ülkede geniş bir umutsuzluk dalgasının yayılmasına neden olmuş, arabeskin geniş kesimlerce benimsenmesi için gerekli koşulları tek başına oluşturmadıysa da bu koşulların oluşmasında en önemli etken olmuştu. Bu umutsuzluk havası 12 Eylül'le daha da derinleşmiş müzikte ve sinemada arabeskin artan etkisiyle sonuçlanmıştı. Arabesk filmlerin askeri bir darbe sonrasına rastlayan başlangıcı gibi sonu da toplumsal hareketle doğrudan ilintiliydi. 80'lerin sonunda başlayan eylemlerle hareketlenen ve somut taleplerle iktidarın karşısına dikilen halk kitleleri, sıkışmışlıklarını üstlerinden atmak için ilk ataklarını yaparken sinemada da eğilim oyuncu/yıldız sinemasından yönetmen sinemasına doğru önemli bir değişim göstermeye başlamıştı. Bu da bütünüyle arabesk şarkıcısı üzerine kurulmuş olan filmlerin giderek yok olmalarında etkili oldu. Öte yandan arabesk müziğin kendisi de kabuğundan çıkarak toplumun diğer kesimleriyle de değme noktaları oluşturmaya, popülerleşmeye başladı. İlk dönemlerinde "elit" tabaka tarafından müzikal nedenlerle geri çevrilen, aşağılanan arabesk müzik artık hem aynı "elit" kesim tarafından kabullenildi, hem de genel müzik yayınları içerisinde "saygın" bir yer kazandı. Artık belirli bir müziği dinleyen insanlardan çok "kulağa hoş gelen her türlü müziği dinleyen" insanlar vardı. Bütün bunlar arabesk müziğin kendisinde de bazı değişikliklere neden oldu. Arabesk şarkıcıları da popüler müzik eserlerini seslendirmeye/yorumlamaya soyunarak yeni "bir tat, bir doku" yaratmaya çalıştılar. İbrahim Tatlıses, Emrah ve Müslüm Gürses'in bu konudaki çabaları önemlidir.

Dönemle ilgili değinilmesi gereken bir şey de Arabesk filmi bana göre. Belki bu film tek başına bir devrime neden olmadı, ancak etkileyici bir hesaplaşma olduğu için de kayda değer bir yerde duruyor. Arabesk filmlerin alamet-i farikası olan trajedileri abartılı biçimde arka arkaya sıralayarak komikleştiren bu filmin 1988'de, yani tam da arabesk filmlerin azalmaya başladığı bir dönemde yapılmış olması da bir dönem sonuna işaret ediyor. Türkiye sineması, sinema sanatı açısından tanımsız bir dönemi geride bırakıp, kendisine başka bir görsel yol açmaya başlıyordu. Sinemayı, bir öykünün görsel öğeler katılarak anlatılması biçimi olarak gören bir dönem kapanıyor, sinemanın kendi dili ve olanaklarını kullanan yönetmenler yerlerini daha da sağlamlaştırıyorlardı.

Arabesk filmler Yeşilçam sinemasının son döneminin önemli parçalarından birisiydi. Kendisini sürekli tekrarladığı için yeni bir açılım yakalayamayan Yeşilçam'ın sahneden çekilişi gibi arabesk filmlerin sahneden çekilişi de Türkiye sineması adına olumlu bir gelişmeydi aslında. Sinemada bulduğundan daha fazlasını evindeki televizyonda, hem de bedavaya, bulan izleyici hızla sinema salonlarını boşaltırken geriye ne parasal ne de sanatsal bir birikim kalmıştı.

Not: Bu yazı önemli ölçüde şekillendikten sonra Müslüm Gürses'i unutmuş olduğumu fark ettim. Kendisinden ve sevenlerinden özür diliyorum. Neyse ki bir Türk büyüğünün söylediği söz beni avutuyor: Hatasız kul olmaz.

1971119847
1972119856
1973119865
1974119875
1975219889
1976319895
1977419901
1978819934
1979619971
19801020001
1981820021
1982920041
19838Toplam108
Tablo Yıllara göre film sayıları

 1971-19791980-19891989-...Toplam
Orhan Gencebay1319638
Ferdi Tayfur826 34
İbrahim Tatlıses627336
Toplam27729108
Tablo 2 İsimlere ve dönemlere göre film sayıları.

Notlar:
* Bu yazının şekillenmesinde başından sonuna kadar yardımcı olan sevgili Başak Vargün'e değerli katkıları için teşekkür ederim.
** loser: İngilizcede sürekli kaybeden, giriştiği her iş başarısızlıkla sonuçlanan, başarısızlığa mahkûm kişi anlamında kullanılıyor. Arabesk kültür bu denli yerleşmiş olduğu halde Türkçede bu anlamla bütün bütüne örtüşen bir sözcük bulamadım. Belki "çilekeş" kullanılabilirdi, ama o da loser sözcüğündeki umutsuzluğu tamamıyla karşılamıyor gibi göründü.
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr