kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Bu yazı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Bölümü ve Merkezi'nin Mezunları ve Mensuplarının kurduğu "Sinema Televizyon Mensupları Derneği" STM-DER'in aylık bülteninde, Kasım 2004, sayısında yayınlanmıştır.

Sinemamızda Kurumlaşma ve Devlet

Hüseyin Kuzu

Hareketli görüntünün yarım asırlık ilk elli yılı, sinemanın pelikül (film) çağıdır. Bu çağ, bir anlamda mekanik ve kimyasal işlemlerin üzerinde gelişti. Bu gelişim alabildiğine uzmanlık ve işbölümü isteyen bir üretim tarzı -üretim araçları ve ilişkileri- olarak biçimlenmişti. Dolayısıyla bu çağda hareketli görüntüyle yapılabilecek her tür dramatik, belgesel, vb. üretim ve tüketimi de filme bağlı bir manifaktür veya endüstrisi olarak biçimlendi.

Peliküle bağlı üretim tarzı, ilk olarak 1950'li yıllarda yaygınlaşmaya başlayan TV yayıncılığı ile yavaş yavaş sarsılmaya başlandı. Soğuk savaş döneminde, ulusal devletlerin sınırları içinde, herz dalgaları ve çanak antenler yoluyla yapılan yayıncılıktı. Fakat, özellikle 1980 sonrası üretim araçlarının hızla elektronikleşmesi (video ve ona bağlı üretim ve gösterim) eski pelikül üretim tarzını temelinden sarstı. Eski üretim tarzına göre kurumlaşmış sinema eğitim ve sivil toplum kurumları da bu hıza ayak uyduramadı ve adeta çöktü.

Pelikül çağı bir anlamda, farklı sorunları aynı zamanda yaşayan ulusal sinemaların da çağıydı. Fakat 80'li yıllardan sonra elektronik üretim tarzı bu sorunları da dünya çapında benzeştirdi. Hollywood dışında bütün ülke sinemacıları aynı zamanda aynı sorunları konuşur oldular. Bu açıdan 1980'li yıllarda Türk Sineması, aslında sinema özelinde dünyanın diğer ulusal sinemalarından farklı bir şey yaşamadı.

Fakat Türkiye özelinde yaşanan diğer büyük alt üst oluşlar başta sinema olmak üzere tüm kültür ve sanat alanlarımıza da hemen yansıdı. Bunlardan ilk ve en önemlisi, 12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbeden sonra konan yasaklar ve buna bağlı olarak kamusal alanın daralmasıdır.

12 Eylül darbesi sonrası ve Turgut Özal'ın adıyla anılan süreçte, ekonominin yeni dünya düzenine ayak uydurması için çıkarılan yasalar, sinema alanına dolaysız olarak etkidi. Bu yasalar içinde sinemaya en çok etkisi olanı, yurtdışında üretilmiş bir malın yurtiçinde kiralanmasıyla ilgili olanıdır. Mühendis politikacılarımızın, ekonominin büyük döngüsü için çıkardıkları bu yasalardan kültür ürünlerin muaf tutmamalar/tutamamaları, beraberinde bugünün devasa sorunlarını da başlattı.

1980'li yılların ortalarında, video cihazı satsın diye, özellikle göz yumulan korsan video kaset salgını yüzünden ülkemizdeki 3000-3500 sinema salonu, 250'ye kadar düştü. Tıpkı "Rent a car" şirketleri gibi birer bayilik açarak ülkemize yerleşen hollywood dağıtımcıları kısa sürede sinema salonları ve video piyasasını ele geçiriverdiler.

1990 sonrası önemli bir gelişme de, ülkemizde açılmaya başlayan özel televizyon (network, kablolu veya "pay tv") yayıncılığıdır. Gerekli korumacı yasaların (halen) çıkarılmamasının ilk ve en büyük etkisi, yerli ve yabancı video piyasasının adeta sıfırlanması sonucunu doğurdu. Pelikül filmle yapılan üretim düşünce videodan soluklanan eski Yeşilçam televizyon kanallarının cangılının ortasına düştü. Hızla yaşanan bu gelişmelerle, elektronik üretim tarzının doğasını daha kavrayamamış Türk Sinemasının kurumlaşmaları bu kayan zeminde iyice üretimden koptu. Sinema kurumlarımız göstermelik tabela kurumlarına dönüştü.

12 Eylül 1980 öncesi Türk Sineması'nın örgütlenme hakkında çok az deneyimi vardı. Bu deneyim de kısa sürede politik fraksiyonlaşma yüzünden bölünmüştü. Deneyimin hepsi meslek alanları için kurulmuş ve açılıp kapanan birkaç dernek ile anarko-sendikalist bir çabadan ibaretti. Böyle de olsa Sinema Emekçileri Sendikası'nın (Sine-Sen) kısa sürede gösterdiği başarı, sonuçta, sermaye/emek eksenindeki bir paylaşım mücadelesiydi. Dernekler de bu ruh hali içindeydiler. Fakat Sine-Sen yöneticilerinin 12 Eylül'den hemen sonra tutuklanmaları, haksız ve pahalı bir bedel ödemeleri, emekçilerin örgütlenmesi için geriye çok kötü bir ruh hali bıraktı.

Özel TV kanallarının açılması ve video piyasasının sıfırlanması Türk Sineması'nın (tüm dünyada olduğu gibi) devletle olan ilişkileri için de bir dönüm noktasıdır. Pelikül çağında Türk Sineması'nın çok az yaratıcısı dışında, aslında sansür diye bir derdi yoktu. O zamanlar, Yeşilçam'ın büyük gövdesi, (yerli üretimcisi ve ithalatçısı) daha çok vergi indirimi için devletin kapısını çalardı. Fakat 90'lı yılların başlarında yerli film üretimi adeta durmuştu. Bu kez durum çok acildi ve sorunlar da dünya ile eşzamanlıydı. Eğer devlet yardım etmezse sinema sanatı ölecekti!

Sinemacılarımız 1991 yılında devlet ve politikacılarla yakınlaşarak film yapımı için devlet yardımı almayı becerdiler. Fakat başlayan yardım aynı zamanda Türk Sineması'na Ankara'nın siyasal gölgesini getirdi. Buna aslında gölge demekten çok Ankara'nın siyasal yelpazesinin çeşitli şemsiyeleri altına girmesi demek daha doğru.

Her alanda örgütlenmeyi yasaklamış 12 eylül rejimi, daha sonra her alanda kurdurduğu muhatap kurumlar politikasına uygun olarak sinema alanında da Sesam'ı (Sinema Eserleri Sahipleri Meslek Birliği) kurdurdu. Kurumdan asıl beklenen sinemanın hiç olmazsa telif hakları sahipleri (hatta tüm meslek alanlarının) temsilciliğini yapmaktı. Fakat kurum düzenlenen bir tüzükle yapımcılardan başka hiçbir kategoriyi bünyesine almadı ve her zaman tek sesli bir kurum olarak kaldı.

Sesam mekan kirası ve personelinin ücretleri devlet tarafından karşılanan yarı resmi bir kurumdu ve ANAP hükümetleri zamanında sinemanın merkez-sağ ve sol kanatlarını belli bir konsensus içinde bir arada barındırdı. Türker İnanoğlu'nun başını çektiği bu süreç Sesam'ın en parlak devri oldu. Bu dönem aynı zamanda Özalizm'in kurum ve kurumsallıkların üzerinden atlayan iş bitirici kişilerin Ankara'da işleri bitirmesi süreciydi. Fakat bu süreç aldatıcıydı ve üstelik sinemanın devletle kurduğu bu ilişki, globalleşen dünyaya hızla uyarlanan ülke ekonomisinin çok arkasında kalıyordu. Ekonominin büyük çarkı için gereken uyarlama yasaları karşısında sinema ancak erozyona karşı direnmeye çalışıyordu. Politikacılar farkında değillerdi ve ülke içinde atılan bütün Türk-İslam sentezi sloganlarına karşı, kültür alanı çok daha fazla dünya "entertainment" endüstrisinin girdabına girdi.

Sesam'ın sadece yapımcıların örgütü olmasına ilk tepki kamera arkasında çalışanlar ve oyunculardan geldi. Önce Sesam çevresindeki konsensusun bir uzantısı olan merkez-sağ eğilimli Soder (Sinema Oyuncuları Derneği) kuruldu. Fakat bu dernek kısa süre sonra bölünerek merkez-sol eğilimli Çasod (Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği) kuruldu. Kamera önündeki oyuncuları kaybeden kamera arkası çalışanlar ise hep birlikte Sinekam-Der'i kurdular. Sinekam-Der daha sonra kendini lağvederek ancak 1992'de açılmasına müsaade edilen Sine-Sen'e dönüştü. Daha sonraki yıllarda film yönetmenleri Film-Yön'ü, Film yapımcıları da Fi-Yap'ı kurdular. Örgütsüz kalmış senaristler ise ancak iki yıl önce (2002) kendi dernekleri Sen-Der'i kurabildiler.

Özel TV kanallarının açılmasıyla, o güne kadar biriktirdiği bütün maddi birikimini değerlendirmek için televizyon sektörüne yönelen Türker İnanoğlu, Sesam'dan çekildi. Onun çekilmesiyle Sesam'daki konsensus da dağılma sürecine girdi.

Yasaların hızla değiştirilemediği Türkiye'de Özalizm'in "daha liberal kurumlar" kurmak amacıyla önüne açtığı vakıf örgütlenmeleri sinemada Sesam paralelinde Türsav ve merkez sol eğilimli Türsak vakfının kurulmasıyla biraz daha liberalleşti. Dünyadaki sivil toplum yapılarına denk düşen bu süreçte devlet artık bu alanlardan çekilmek istiyordu. Fakat Türsav yıllarca atıl kaldı. Türsak ise, her geçen gün etkinliklerini geliştirmeyi sürdürdü. Uzun yıllar önce Ümit Utku'un kurduğu Film-San Vakfı ise kuruluşundan beri zaten sinemanın somut ilişkilerinin çok uzağında bir vakıftı. On yönetmen/yapımcının kurduğu Sinema Vakfı ise bütün bu sorunsalların dışında kalan ve Batı'daki (özellikle Fransa) gelişmeleri izleyen ilk kurumdu. Fakat bu vakıf da kısa süre sonunda işlevsiz kaldı.

Her alanda olduğu gibi sinemamızda da kurumların kuruluşu şüphesiz bireylerin sinemada varoluşu ile yakından ilgilidir. Bugün sinema kurumlarımızın en temel zaafı büyük ölçüde sinemanın eski üretim tarzının alışkanlıklarını taşıyan kişiler tarafından kurulmuş olmalarıdır. Türk sinemasının önemli sorunlarından birisi de kurumları sürükleyen kişilerin azlığı ve bu az kişilerin de kurumların toplumsal varoluşlarını birbirinden pek ayıramamalarıdır. Onların gözünde sendika, dernek, vakıf vb. hepsi aynı gibidir.

Sinemamızdaki kurumlaşmaların bir büyük zaafı da kurumlardaki kişilerin medyatik oluşlarıdır. Bu da aktif bireylerin her zaman ve kolaylıkla kurumsallığın üzerinden atlamasına neden olur. Oysa bir örgütlenmede kişilerin gücü ne olursa olsun önemli olan kurumsallıkların oluşturulması ve işletilmesidir. Dolayısıyla bu sorunsal içinde bir dernek rahatlıkla taban fiyat listesi yayınlayarak sendika gibi davranmaya, bir vakıf da meslek birliği olmaya kalkabilir. Sonuç almak için olumlu olabilecek ama her zaman sinemacıları aldatan bir diğer alışkanlık ise, eskiden beri sinemacılarla fotoğraf çektirmekten hoşlanan (hatta bunu kullanan) politikacılar ile bir araya gelindiğinde yaşanır.

Sinemacılarımız 1980 sonrası zor duruma düşünce mecburen politikacıların dümen suyuna girdiler. Zaman zaman açığa çıksa da dışarıdan pek okunamayan merkez sağ ve soldaki bölünme iktidarlara bağlı olarak kurumların da sıralarını beklemeleri sonucunu doğurdu.

Koalisyon hükümetleri dönemlerinde, kültür bakanlıklarının merkez-solda kalması yüzünden sinemanın merkez-sağ kanadı sürekli atıl bekledi. Merkez sol bakanlar zamanında ise devlet ve sinema ilişkileri, kurumsallıkların üstünden atlayan sinemacılar tarafından her zaman çarpıtıldı. Bu dönem, telefonların önde kurumsallıkların arkadan geldiği bir süreç oldu. Bu süreçte, sık değişen hükümetler ve bakanlar yüzünden, sık değişen bakanlık kadroları da bilgi ve deneyim biriktiremediler.

İdeolojik/politik düzeydeki ayrışma Kültür (ve Turizm) bakanlıklarının film yapımı için maddi katkıda bulunmaya başlamasıyla, ekonomik düzeyde, bir "consensus"a yol açtı. Yardım ilk yıllarda çekilecek bir filmin bütçesinin % 30 veya % 50'si kadar olabiliyordu. Yardım aslında, tıpkı Eurimages gibi, film çekimi için değil bir katkı olarak düşünülmüştü. Fakat bu katkılar uygulamada hiç de öyle alınmadı. Katkı payı kısa sürede başa çekilerek adeta senaryoları harekete geçiren ana sermaye olarak kullanıldı. Üstelik, yüksek enflasyonun olduğu o dönemde, yapımcılar parayı alıp repoya yatırıyor ve parayı faizde ikiye katlayıp, daha sonra çekime başlar oldular. Fakat buradaki bakanlık ile sinema kurumları arasında bilgi akışı dışarıya pek açık (kurumsal) olmayan kapalı bir çarktı. Bu çarkın kapalı işleyişi, sinema kurumları ve onların kurumsallıklarına katılan kişileri de canlandırdı. O dönemde herkes her sinema kurumunun yönetim kurulunda olmak için adeta birbiri ile yarışır oldu.

1990 yıllarda sinemamızın değişen üretim ilişkileri yapımcıları neredeyse bir elin parmakları kadar azaltmışken, 1980 sonrası ortaya çıkan yönetmen/yapımcıların sayısı giderek artıyordu. Yönetmen olmanın medyatik gücünü da arkasına alan bu kategori artık hem politikacıların karşısında dik duruyor hem de sinema alanının üç kurumunda (Sesam, Fi-Yap, Film-Yön) yer alabiliyordu. Bu işleyiş bağıran sinemacıları susturduğu için politikacıların da işine geldi. Fakat film yapımı bir kez daha her şeyin üstüne çıktığı için sinemanın temel sorunları bir kez daha unutuldu.

Dışarıdan bakıldığında, kültür politikasında, yağlı pehlivan güreşlerini bale ile karşılaştıran Refah-Yol hükümetinin iktidara gelişi, sinemacılarımızla devletin ilişkilerini dondurduğu gözlenebilir. Fakat gözden kaçan asıl neden enflasyon karşısında devletin filmlere verdiği katkı payının kendiliğinden % 5-10 civarına düşmüş ve artık senaryoyu harekete geçiremiyor olmasıdır. Bu yüzden son yıllarda katkı almaya hak kazanan birçok projenin yapılmadığı da görülür. Katkı payının azalması sinemamızın asıl temsilcilerinin örgütlenmelerden çekilmesi sonucunu doğurdu. Kurumlar üretimden kopuk ve adeta yedek oyuncularla yönetilir oldu.

Her alanda meslek birliğinin kurulması sürecinin başlamasıyla birlikte sinemamızda yeni meslek birlikleri doğdu. Sesam'ın inatla tüzüğünü değiştirmemesi ve yapımcılar dışında diğer telif hakları sahiplerini bünyesine almaması yüzünden Setem ortaya çıktı. Fakat kurum kurulalı iki yıl olduğu halde hala Film-Yön'de başlayan bir gerilimin gölgesi altında. Çünkü Film-Yön'de seçimi kaybeden bir ekibin oraya geçip yönetimi ele geçirmesiyle birlikte kurum adeta içine kapandı ve yeterli enerjik çalışmalar yapamadı. Bu arada Belgesel sinemacılar da BSB diye bir meslek birliğini, oyuncular da Oyuncu-Bir'i kurdular. Fakat temel telif hakkı sahibi olamayan oyuncuların bu erken girişiminin yeterli yasal bir zemini olmadığı da bir gerçek.

Bu arada, 30 yıllık köklü geçmişi ve yıllar içinde değişen adlarıyla, (ve son adıyla) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema TV Merkezi, Arşivi ve Sinema-TV Bölümü ayrıca anılmalıdır. Üniversite tarafından gerekli kadro ve alt yapı ihtiyaçları her yıl yeteri kadar karşılayamayan kurumun devlet tarafından unutulduğu da bir gerçektir. Oysa kurum dünya çapında bir arşivi de içinde barındırmaktadır. Fakat devlet ve sinema kurumlarımız, yeni çıkan sinema yasasında anılan ve sinemamızın uzun vadeli problemlerinin çözümü gerekli bütün yapıların aslında yıllar önce bu kurumda temelinin atıldığını da görmekten oldukça uzaklaşmış durumdadırlar.

AKP hükümeti döneminde kültür ve turizm bakanlıkları bir kez daha birleştirildi. Yeni kültür ve turizm bakanı geçmişinde sinema ile uğraşmış Erkan Mumcu idi. Yeni bakan göreve ilk başladığında, karşısında adeta üretimi durmuş bir sektör ve onun atıl kurumlarını bulmuştu. Yıllardır devletin kapısına gidip sonuç alamamış yorgun sinemacılar yasa çıkarımı için artık iyice umutsuzdu. Fakat mecliste çoğunluğu arkasına alan Erkan Mumcu gerek devlet kadroları gerek ise sinema kurumlarını adeta iterek yasa taslaklarını hazırlattı. Tam olmasa da, kaynak yaratımı ve dağıtımı konusunda, kısa vadeli sorunların önüne açan bir yasayı çıkardı. Devlet belki de ilk kez bir adım öne geçmişti.

Kültür ve Turizm bakanı Erkan Mumcu, geçenlerde, Türk Sinemasının 90. yılı dolayısıyla Yeni Melek Gösteri Merkezi'nde bir konuşma yaptı. Konuşmasında, fonda biriken paralarla gelecek yıllarda film sayısının 30-40'lara kadar tırmanabileceğini müjdeledi. Fakat Bakan konuşmasını devlet ve sinema arasında yıllardır biriken çelişkileri sergileyen, şikayet dolu bir konuşmayla bitirdi. Birlikte yasa çıkardığı herkes oradaydı ama bakan gerçek(!) temsilcilerin nerede olduğunu soruyordu! Sanki seziyordu ki herkes, film projelerine yapılacak yardımlar için bakanlığa gönderecekleri senaryolarını dosyalıyorlardı! Oysa sinemanın temel sorunları hala duruyordu. Belki de o yüzden kendisi de yanına pek sinemacıları almadan Hollywood yapımcılarıyla buluşmuştu!
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr