kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

sinefil.org forumlarından alınmıştır.

The Man Who Wasn't There Ne Hakkında Bir Film?

walkabout

Coen kardeşlerin bu son filmi ilk bakışta bir kara film izlenimi uyandırıyor. Çifte Tazminat gibi bu türün klasiklerine gönderme yapan bir film. Fakat bir noktadan sonra filmin dönüştüğü şeyin ancak estetik olarak bir kara film sayılabileceğini düşünüyorum. Pulp Fiction tabir edilen (Tarantino'nun filminden bahsetmiyorum tabii) türün sularına giriyor. Bir Lolita hikayesi, ufolar, düşler. Peki Coen'lerin amacı ne ve bunu aslında ne kadar anlayabildi seyirci?

Bu, başarılı olamamış, silik bir adamın, eline geçen 'yırtma' fırsatını değerlendirmeye kalkıp yüzüne gözüne bulaştırma öyküsü mü? Yoksa basitçe, sıradan insanlar da kötülük yapabilir öyküsü mü? Erkekliği üzerine şüphe duyan ve karşısındaki en belirgin başarılı erkek figürünün, karısıyla ilişkisi olduğunu öğrenen bir adamın, baba figürünü öldürmesi ve sonucunda yasaların babanın yattığı kadın, yani anne figürüyle arasına girmesi, vs. üzerine tipik bir kara film öyküsü mü? Bir cinsellik öyküsü mü? Her birine uymayan birşeyler var kanımca. Ve tabii hiçbirine uymayan ufolar...

Lafı daha fazla uzatmayayım. Ben Orada Olmayan Adam'da bir modernite öyküsü gördüm. İkinci Dünya Savaşı sonrası büyük değişimler içindeki modern dünyaya ayak uyduramamış, mesleği de son derece geleneksel bir adamın karşısına kuru temizlemecilik gibi değişen teknolojinin göstergesi bir iş fırsatı çıkar. Bunu değerlendirmek için bir riske girer, ama yüzüne gözüne bulaştırır. Çünkü o dönemin adamı değildir. Bu dünyaya ayak uyduramaz. Avukatın son savunmasında, dış sesin ardında kalan diyaloglarını takip ettiyseniz, tamamen karakterimizin modern dünyayı algılayamayışına, dışardalığına vurgu yapmaktadır. Çevresinde dünya dışı yaşam gibi uzay çağı hikayeleri dönerken afallamaktadır.
Şimdi, benim bu filmle ilgili çok ciddi beklentilerim vardı. Ama doğrusu beklediğimi bulamadım. Filmin çok şık gözüktüğü doğru, ama bence bu Roger Deakins'ın her zamanki gibi muhteşem görüntü çalışmasından kaynaklanıyor. Filmi iyi çekmiş olan daha çok Deakins, Joel Coen değil. Yoksa, ben bu filmin özellikle mizansen açısından Joel Coen'in en zayıf işlerinden biri olduğunu, kimi kurgu problemleri taşıdığını, basbayağı ritmsiz olduğunu düşünüyorum. Filmi beğenmediğimi söylemeyeceğim, ama Coen'lerin filmografisinde fazla başarılı bir yer tuttuğunu düşünmüyorum. Öykülerini çok dağıtıyorlar, örneğin Scarlett Johanson'ın karakteriyle ilişkili Lolita öyküsünün, adamın cinselliğine dair alt metinler dışında, yüzeyde olay örgüsüne hiçbir katkısı yok. Alt metinler, pratik olarak ortalama seyirci için de senaryoda işlevli ve bir anlam ifade eder hale getirilebilmişlerse başarılıdırlar bana göre. Geçirdikleri trafik kazası ne daha önce yaşanmış herhangi bir şeyin sonucu, ne daha sonrasında herhangi birşeye sebebiyet veriyor ne de dramatik bir anlam ifade ediyor. Bütünüyle işlevsiz. Coen'ler bundan daha iyisini yapabilecek senaristler.

Ufo meselesine gelince. Ben bunu yadırgamadım. Bence asıl sorun yeterince üzerine gidilmemiş olması. İyice absürde varacak kadar kullanılsaydı senaryoda, çok daha eğlenceli de olabilirdi. Bu haliyleyse, havada kalıyor biraz. Tam hedefini bulmuyor ve ortalama seyircinin de ancak kafasını karıştırıyor.

Buna karşılık Deakins'ın özellikle ışık konusunda muhteşem başarısı, Dennis Gassner'ın yapım tasarımları, Carter Burwell'in yine muhteşem müzikleri ve en önemlisi de üstün oyunculuklar filmi bayağı kurtarıyorlar. Billy Bob Thornton, evet, çok iyi. Michael Badalucco ve Tony Shalhaub gibi sevdiğim, ama bir türlü ikinci derece rollerden fazlasını bulamayan oyuncular da, belki de kariyerlerinin en iyi işlerinden birini çıkarmışlar. Ancak hepsinden öte Frances McDormand, olağanüstü. Benim fikrimce kariyerinin en iyi performansı. Joel Coen'le evliliği, o kadar büyük bir avantaj ve bu o denli hissediliyor ki. Bazen ufak bir bakışı, sayfalarca diyalogdan kurtarıyor senaristleri. Billy Bob Thornton avukata cinayeti itiraf edip de ciddiye alınmadığı sahnede, McDormand'ın öyle bir bakışı var ki ve öyle çok şeyi aynı anda içeriyor ki. Acaba gerçek mi, yoksa sadece beni korumak için mi söylüyor? Öyleyse bu nasıl bir fedakarlık, ama ya cinayeti o işlemişse ve şantajcı da oysa? Öyle karmaşık bir durum ve ruh halini, o kadar ufak ve dokunaklı bir bakışla veriyor ki. Belki de bunu o denli kolayca halletmesi benim gözlerimi yaşartıyor.

Neyse...The Man Who Wasn't There, bence aynı anda birçok film olmaya çalışıp tam anlamıyla başarılamamış bir film. Çok dağıtılmış ve Roger Deakins'ın bize zannettirdiği kadar da iyi çekilmemiş. Bazı artıları da var, ama sonuçta benim için Coen'lerin en iyilerinden biri asla değil. David Lynch'in başyapıtı Mulholland Drive ile eş tutulup Cannes'da Yönetmen ödülüne layık bulunması bence hiç de adilane değil. Ardındaki isim ne olursa olsun, bir filmi gözü kapalı beğenmek durumunda dağiliz. Kubrick'in bile başarısız filmleri var bu dünyada.

Halbuki, The Man Who Wasn't There'in, o olağanüstü fragmanı beni ne kadar da umutlandırmıştı...
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr