kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Kötü Eğitim

Yusuf Eradam

Kasımpatı zamanı şimdi. Bayramlar geliyor, geçiyor. Kasımpatı da öyle. Ben en çok açık mor kasımpatını severim.

Bu sabah Izmir Alsancak'ta, Robert'ın salonunda gözümü açtığımda bir rüya gördüğümü anımsadım. Rüyamda bir burs sınavına girmek üzere sıramı beklediğim anda farkına varıyorum ki eski ve çok sevdiğim bir öğrencim de giriyor aynı burs sınavına ama ben o kadar eminim ki kazanacağımdan, yani o bursu bana vermezlerse burs komitesi çok utanacak gibisinden bir ruh hali içersindeyim; öğrencim bekleme odasına girince utanıyorum ve kara bir perde arkasına saklanıveriyorum.

Bir suçluluk duygusunun dışavurulma isteğinin mecazları mı gördüğüm rüyamda bilmiyorum, ama iyi ya da kötü bir eğitime 26 yıl 9 ay hizmet ettikten sonra emekli olmuşum, emekliliğin keyfini çıkarmak (nasıl oluyorsa?) yerine gene sözcüklerle, imgelerle örüntülenmiş dünyamda debelenip duruyorum.

Almadovar'ın Kötü Eğitim'i yorgun bir dönemine gelmiş gibi. Film boyunca öykü gibi anlatılan filmin kendisinin yine aynı şekilde sürmesini bekledim ve filmin sonunda bunun yayımlanamamış bir öykü olmasını diledim. Ama bir süre sonra öyküden çıktık ve birazcık dedektifçilik oynadık, birazcık da yönetmenin aşkın gerçekleşmesi ihtiyacını, bu yolda sorun yaşamak istemeyişini izledik.

Filmde travesti oğlan, ya da travestiliğin kendisi bir mecaza dönüşmüştü. Toplum dışına itilen aykırı herhangi birinin yerine geçen (fil adam, kambur, frankenstein vb. gibi) travesti kendi kimliğini yaşarken bir minotaur gibi labirenti içinde uyuşturucu ve fuhuş batağına itilmişken, kardeşi travestilik rantını oyuncu olmak için kullanmak istiyordu, cinsel kimliği bu olmadığı halde. Travesti rolü sahnede bir mecaz olarak kullanıldığında iyi müşteri çeker, oyuncusuna da ödül getirebilir. Ben Almadovar'ın bu inancı da yıkmak istediğini düşündüm. Hemen her filminde bir tiyatro eserine gönderme yapışı, filmini bir piyes gibi çekişi, bir yandan hayatın mış gibiliğini vurgularken, aynı zamanda da sinemanın, tiyatronun da mış gibiliğini kırmak ister gibi.

Mecazların varlığının, farklı anlam ya da kavramları iletmek üzere değişip dönüşerek kullanılmalarının nedeni de bu.

Son kitabım Vanilyalı İdeoloji'nin de bu doğrultuda ciddiye alınmasını umuyorum. Çünkü mecaz, iletişimde önemli bir araç ve bilinmeyeni bir bilinen aracılığı ile bize açıklamayı amaçlıyor. Bir tür kıyaslama ve bu mecazın kullanım sıklığı, yinelenişi değerli olduğunu söylüyor. Blake bu yüzden başka bir çiçeği değil de gülü seçmiş, hastalandırmak için. Ölüm gelmiş cihane, hastalık bahane. Güle yüklenen anlamlar kasımpatına yüklenseydi, dil ve mecaz tarihi boyunca, bugün belki de sevgiliye kırmızı kasımpatı veriyor olurduk aşkımızı ifade etsin (bizim yerimize) diye.

Çocuklarımıza kendilerini sevecek birilerini aratmayı öğretiyoruz. Ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duyma ihtiyacını öğretiyoruz, Laing'e kulak asarsak. Sevgilerini mecazlarla ya da başka dolaylı yollarla iletmelerini salık veriyoruz. Bir dostum, bu yüzden anlamıyor evinin anahtarını bana verişinde niye dehşete kapılıyorum ve "beni özgürlüğüme hapsediyorsun" diye kaçıyorum onun yanından. Ben, kendi osuruğundan cinnetli bir herifim, anamın tabiriyle, bana özgürlüğümü niye tanır ki biri, hem bundan cinlenmemin sebebi bu işin niye ve nasıl yapıldığı.

Biz de gelip geçiyoruz. Gelecek kuşakların daha iyi olacağını ümit etmek istiyorum, gittiğim her yerde vahşi bir yeniyetme kuşağının kan dökme iktidarına hazırlandığını görmeme karşın. Almadovar'ın travestisi de işte bu yüzden kan dökücü tanrıya teslim olur bedenine aşırı dozda uyuşturucu zerkederek. Gerçek travesti minotaurlaştırıldığı, yani canavar gibi görüldüğü için kendisini hayattan ayıklarken, travesti rolü ile ünlenme peşindeki kifayetsiz muhteris oyuncu kardeşinin de dramı bu. Hayatı oyun gibi yaşayanın, oyunu hayatmış gibi yaşamaya çalışanların dramı.

Aşırı dozlarla ölümü kucaklamayı yeğlemeyenlerin çoğu da aşırı dozda mecazlarla yüklü yanılsamalı bir yaşamı yeğlemek zorunda kalıyorlar. Bir tek reklamda birkaç ürünün reklamının yapılması bu yüzden. Ayakkabı reklamındaki futbolcunun göğsünde bir havayolları ile telefon markası aynı anda bulunabiliyor ve biz bu markaların imge havuzları içinde yüzüyoruz. Anlamımız onlarla var; köyümüzün ırmağında çimmeyi unuttuk, kentin imge ve mecaz deryasında boğulduğumuzun ayırdında değiliz.

Almadovar'ın filmi de, içindeki eşcinseller de kasımpatları gibiler; usul, kanaatkâr, alçakgönüllü. Belki de bu yüzden en iyi Avrupa filmini alacak. Ödülü Fatih Akın'a kaptırırsa da, başka bir mecaz bulurum, Akın'ın ödülü hak ettiğini söylemek için. Ediyor da. Hatta bence ödülü Akın almalı. Duvara Karşı, umutları yad ellerde arayışın öğretilmesi yüzünden doğan göç olgusunda telef olan insanların evrenselleşen sorunları, insan olmaya çabalayan yüreklerin, minotaur'ların labirentlerinden çıkma çabalarının, eşiktekilerin aidiyet arayışının filmidir derim. Insanoğlunun tarihi kadar eski bir arayıştır ya bu, her iki filmin buluşma noktasıdır da.

Tolga Meriç, Caretta dergisine yazdığı yazıda kasımpatlarının "beyazı sadakat, kırmızısı sessiz istek, sarısı karşılıksız sevgi, moru da kırılmışlık" ifade eder diyor. Açık mor, ya da eflatun ne peki? Biraz kırılmış mı? Tolga Meriç, "Güzellik ve çirkinliğin bir dayatmadan, koşullanmadan ibaret olduğunu anladığımdan beri patların, kendi paylarına düşenle yetinişlerindeki soyluluğu net bir şekilde görüyorum," da diyor Meriç. Almadovar'ın kastettiği Kötü Eğitim de böyle bir dayatmaya ve koşullanmaya parmak bastığı için güzel.

Steinbeck'in "Krizantemler" başlıklı öyküsündeki kadın kocasından başka bir erkeğe arzuyu kasımpatları ile ifade eder ama gene aynı kasımpatlarından oluşma hücresine dönmek zorunda kalır çünkü arzuyla yaklaştığı erkeğe yüklediği kendi müsrif beklentileridir.

Kasımpatları gibidir ihmal edilmiş eşik insanları. Onlardaki güzellik, bakanın gözündedir. Bakmayı bilen sanatçılar iyi bilir bunu. Diane Krall, son albümünde diyor ki "Love me Like a Man." Nasıl yani? Bir erkeğin sevgilisini nasıl sevmesi gerektiği konusunda senin nasıl düşündüğünü nereden bileceğim. Bu beklentinin karşı cinse ya da hemcinse söylenmiş olması sonucu değiştirmez. Senin müsrif beklentilerin üzerine inşa ettiğim ya başaramazsam korkumu nasıl yeneceğim ben? Sonrası bahaneler ve teselliler zinciri (rüyamda da aslında bursu emin olduğum halde ben değil de öğrencim kazanırsa anlamına mı saklanıyorum kara perde arkasına?)

İşyerimdeki odamı mora boyatsam, kırılmışım da bunu herkes bilsin mi istiyorum? Kadınların moru erkeklerden daha çok sevmelerinin nedeni de bu mu? Yoksa, renklere, nesnelere anlam yükleme yeteneğimiz olduğu için karmaşık duygu ve düşüncelerimizi yalın, hatta sıradan nesneler kullanarak mecazlara dönüştürme gereksinmemiz de bundan. Martin Luther'in "Kalemiz tanrıdır" deyişi bundan. Bush da aynı teraneyle kazanmıştır seçimi rakipsiz olduğunu bilerek. Mecazlar aracılığı ile akıl hayalgücü ile oynaşır ve metinde, tuval üstünde, beyazperdede, sahnede yeni bir şeyleri ifade etmek için bakmayı bileni heyecanlandırır. Yoksa kasımpatlarının "kendi paylarına düşenle yetindikleri" falan yoktur. Öyle olsa, kasımpatının bundan haberi olurdu. Böyle düşünmek, karşımdaki nesnenin benim yüklediğim anlamla var olduğunu iddia etmek, Kötü Eğitim'de de vurgulanan saplantılı aşık olmaları, ya da hunharca reddedilişleri, ötekileştirmeleri de getirir. Doğal bir durumu, doğal haliyle ve hali öyle olduğu için güzel olanı (sahilde suyun içinde parlayan bir taş, komşunun bahçesindeki bugenvil, bir muhabbet kuşu ya da karşı kaldırımdaki fahişe olabilir) kendi yüklediğimiz anlamlarla onu alıp eve götürme isteği onu sahiplenmeyi gösterdiği kadar, yalnızlığı da ele verir.

Aristo da parmak basmış mecazdan taze bir şeyler çıkabileceğine. Mor, hayatı da imgeleyebilir, ölümü de. Ya da turuncu, George Tooker'ın "Bekleme Odası" adlı tablosunda olduğu gibi hem tablodaki perspektifi sağlamakta, hem de birbiri ile sağlıklı iletişimde bulunamayan insanların hücrelerinde canlı cenaze gibi yaşarken ölüme sıralarını beklediklerinin işareti olabilir, çünkü turuncu sıra bekleyenlerin hemen hepsinin üzerinde bulunan bir renk. Bu, ortak özellik onları birbirlerine de bağlıyor haliyle.

Ölümün hayalgücü olsaydı belki gülerdi bu halimize. Truva'da Aşil de bunun için "Tanrılar bizi kıskanıyor ölümlü olduğumuz için," diyor ya. Kendimize, fani oluşumuza öyle aşığız ki kendindeliğimizi oluşturamadan, kendimizi sevemeden yaşayıp gidiyoruz. "Kendi üstümüze edindiğimiz bilgiler" narsisist bir yapılanmaya teslim olmadan biricik olduğumuza inanmaktan çok, biricik olduğumuza başkalarının inanmasına ihtiyacımız olduğunu gösterir. Babamla uğraşmam ve onu öldürdüğüm öykümü hâlâ bitiremeyişim bu yüzden. Belki bu antagonizme yüklediğim anlamı öyküleştirip tüketirsem anlamım bitecek korkusunu yaşıyorum.

Bunu da yazdım ya, iyileşmeye başlamışım demektir. (umarım:)

Sözcükleri unuttuğum gün, bende bir tuhaflık görürseniz şaşırmayın sakın; Polyphemus kendi mağarasından çıkmıştır, ben de Chuang Tzu ile sohbet ediyorumdur.
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr