kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Bu yazı imfyehayir@yahoogroups.com adresine gönderilmiş ve yazarının izniyle oradan alınarak yayınlanmıştır.

Soul2Soul'un Solistinin Ölümü
Tersine Bir İbrahim Tatlıses Öyküsü

Ali Mutlu

1980'li yıllarda oldukça ünlü bir grup olan Soul2Soul'un iki Grammy ödülü görmüş solisti Do'reen (Doreen Waddel), geçtiğimiz günlerde bir otomobilin altında kalarak yaşamını kaybetti. Do'reen, bir mağazada hırsızlık yaparken fark edildiğini anlayınca güvenlikten kaçarken ezildi ve "çaldığı" eşyaların içinden çokça çocuk eşyası çıktı. Prenses Diana gibi arkasından milyonlarca insan yas tutmayacak ya da uyuşturucudan dolayı çaptan düşen bir pop müzisyeni gibi magazin dergilerinde sayfalarca yer almayacak. Soul müziğin dev ve popüler seslerinden biri, onlardan beklendiği gibi, şöhretin getirdiği "sefahat", "alkol", "uyuşturucu" veya "kumar"dan değil, sefalet ve açlıktan dolayı çaptan ve hayattan düştü. O halde, ölümün geçiştirilmesi gerek. Ödülsüz ve yassız.

Pek zor şartlarda büyüyen, artık ülke koşulları hiyerarşisi neyse o hiyerarşinin en alt sıralarında yaşama gözlerini açan bireylerin "şöhret basamakları"nı nasıl tırmandıkları konusu, döne döne çıkar karşımıza. "Bir gün size de çıkabilir" umudunu sürekli canlı tutmak zorundadır sistem. Yoksa, salt baskı ve tehditle iktidar mekanizmaları sürekliliklerini sağlayamazlar. Umut gerekir, umudun pazarlanması gerekir. Bunun en basit yollarından biri de, "bizden biri"lerinin, "halkın" o "samimi ve içten değerleri"yle büyümüş ayaktakımı neferlerinin ünlü bir şarkıcı, iyi bir futbolcu, zengin bir zamparanın ("playboy"un) sevgilisi olma sürecini hafif gözyaşı ve bol övgüyle anlatmaktır. "Nazar etme ne olur, çalış senin de olur" kampanyaları ve bir yerlerden fırlayıp kopmuş bir halk çocuğunun para pul içinde yüzmesi, öylesine demokratik bir senaryodur ki, herkes ben de bir gün böyle olabilirim hayaliyle usul usul boyun eğmeye devam eder. Hayat bir tür piyangoymuş gibi sunulur; ne bileyim çalıştığın inşaatta sesinin güzelliği fark edilebilir, yolda salına salına yürürken seni podyumda görmek isteyen bir menajerle karşılaşabilirsin. Çoğunlukla üçüncü sayfadaki "artist olmak için kaçtı, fuhuş batağına düştü", "DJ olacaktı, tecavüze uğradı"larla ilgilenilmez, aynı gazetenin magazin ekindeki masum halk çocuğunun "kendi parasıyla" aldığı BMW'deki pozuyla ilgilenilir. Istatistiksel olarak, beceremeyenlerin sayısı çoktur, ama piyango bu, talih kuşu bir bilete konar ve tüm spotlar ona çevrilir, değil mi? Doğar doğmaz bir billet aldın işte, tutarsa'

Çıkışlar, yükselmeler hep anlatılır da, "her çıkışın bir inişi vardır". Bunun efsanesi biraz daha farklı yazılıyor. Popüler kültürün "ilah imalatı" sektöründe, tanrılar kalıcı değil, gidicidir. Her kesime farklı bir/birçok tanrı üretilir ve bu çok tanrılı dinin de kendine göre kuralları var. Müteşebbis zekası iyi çalışanlar, ilah oldukları dönemde, birikime yönelik yatırımlar yaparlar ve şöhret yavaş yavaş elini ayağını çektikten sonra, sıradan bir işadamı/işkadını olarak hayatlarını sürdürürler. Akıl almaz bir hızla akıl almaz bir popülariteye ve servete 'maruz kalan' başkaları, bu ani duruma "namüsait" tepkiler verebilirler. Kendini alkole vermek, uyuşturucuya yaslanmak, sefahat alemlerinde her türlü ahlâkî yetisini yitirmek gibi tepkiler, "içinden gelinen halk"a bir tür "ihanet"tir, ama bunun da pazarlaması yapılabilir. "Cık cık, bakın neydi, ne oldu" tahlilleri de iyi iş yapar. Bu ilahların çöküşü, bir tür "demokratik trajedi"yle sürekli öne çıkarılır. Aslında tersinden bir bal tutan parmağını yalar durumudur söz konusu olan. Eh, benim de o kadar param olsa, ben de kokaine başlayabilirdim; aslında çevresindekiler sattı onu; hiç dostu yok; paran var, derdin var' Özellikle Türk halkı, parayla saadet olmadığını adı gibi bilir, bu gerçeği ilahlarından, "yıkılmayıp ayakta kalanlar"dan bolca duyar. Ama nedense, yine de, "benim de param olsun, saadet meselesini sonra düşünürüz" şeklinde aşamalı bir mücadeleye taraftır. Bu arada, saadeti bulamayıp düşenleri de iyice izler. "Halka malolmuş" insanların korkunç yıkımları da 'eğer bu yıkım, pek bir gayriahlâkî ve sahnelenmeye değer ise- her zaman gündemdedir.

Türkiye ve dünya piyasasında "düşenler" hakkındaki öyküleri çok izleyip okuduk. Alkol veya uyuşturucu tedavileri, psikiyatrik destekler, "tüm parasını kumarda kaybetti"ler iyi birer malzemedir ve hatta söz konusu ilah, ilahî özelliklerini yeniden kazanırsa (yeniden albüm yapar, spora geri döner, sahnelerdeki yerini alır vs.) tekrar bir yükselme öyküsü piyasaya sürülür. Aradaki alkolizm ya da kumarbazlık falan, bir kesintidir, bunalım dönemidir, ilah vahyetmeye devam etmektedir.

Ama ilah, Do'reen gibi düşünce, melekler bile sırt çeviriyorlar. Söyleyeyim: soul müziği pek bilmem de, sevmem de; Soul2Soul'un popüler olduğu zamanlardan da anımsadığım "Back to life, back to reality" dizelerinin olduğu parçadır, o da hayal meyal; bu parçayı da Do'reen mi söylüyordu, onu da bilmiyorum. Ama Soul2Soul, oldukça ünlü bir gruptu ve Do'reen solistlik yaptığı dönemde çıkardıkları bir albüm (Club Classics, Volume 1) iki milyonun üstünde bir satış grafiğine ulaşmış. İki de Grammy ödülü var; yani az buz bir geçmiş değil bu. Herhalde o dönemlerde hakkında bolca yazılar çıkıyordu, röportajlar yapılıyordu, klipleri hep gündemdeydi. Buraya kadar her şey normal de, işin bir de bizim için "karanlık" bir yönü var. 4 yaşında bir çocuk annesi olan Do'reen, magazin sayfalarında görülmez olduktan yıllar sonra, 2002'de, Ingiltere'de bir belediyenin yoksullara verdiği bir konutta (belki de içinden "yükseldiği" o berbat koşullarda) yaşarken, yakalanmamak için kaçan bir "hırsız" olarak otomobil altında kaldı. Altı yıl solistliğini yaptığı Soul2Soul grubu zirvedeyken, geçmişiyle ilgili de yazılıp çiziliyordur. Sonra birden bir karanlık, unutma, merhametsizlik' Yoksulluk, çocuğuna oyuncak ve bir-iki parça giyecek almak için girdiği mağazadan kaçmak zorunda kalmak ve ölüm. Bu kadar işte. Gerçekten de, -hep kullanılan klişeyle- "feci bir ölüm". Sabah ne yediği ve akşam ne giydiği an be an takip edilen bir insanın, hiç ilgilenilmeyen, aç ve sefil beş-on yılı.

Bugünün Jenifer Lopez ya da Gülben Ergen gibi ilaheleri de düşecek ve unutulacaklardır elbet 'insanlığa katkıları düşünülürse!-. Bu süreç, uyuşturucu, kumar gibi şeylerle olursa, ki bunlar da parayı çağrıştırıyor, popüler bir şekilde unutulurlar, unutulmaları bile paparazzi gündemidir. Ama bahsedilecek bir şeyiniz kalmadığında, yani aç ve sefil bir haldeyseniz, niye bahsedilsin ki sizden? Yani dünyanın çoğunluğundan ne farkınız var ki, magazin emekçileri değerli vakitlerini size ayırsınlar ya da "piyango bileti alanlar" sizi ağızları açık izlesinler? Hangi sefalet kendini ekranda görmek ister 'televizyon bunun için mi yapılmış? Orası bir rüya, bir hülyadır, uydurulmuştur, acı gerçekler bile uygun süzgeçlerden geçirilip verilir. Öyle ya, bir televizyon kanalı (devlet ya da özel şirket) her şeyi tüm çıplaklığıyla gösterseydi, reality-show'lar tam anlamıyla "reality" olup da "show" olmasalardı, devletlerin ve özel şirketlerin devamını ne sağlayacaktı?

Söylemek istediğim, Do'reen gibi insanlara ayrı ve özel bir merhamet gösterilmesi gerektiği değil. Ya da bir medya veya popüler kültür tahlili yapmaya çalışmadım. Vicdanı olan her insan için üzücü olan bu hayat öyküsü hakkında bir şeyler yazmak istedim, o kadar. Bir ara "talihi dönmüş" bir piyango bileti sahibinin kaybetmişliği ve kayboluşu hakkında'

Bence Do'reen ve onun gibilerin, merhametsizlik ve sefalet batağında boğulan milyarlardan bir farkı yok. Belki de var: iki-üç parça yiyecek için marketlerden aslında hakkı olanı alırken kaçmak ve ölmek zorunda kalan diğerlerinden hiç söz edilmiyor. Onlar, insanlığa "aslında refah ve özgürlük getiren küresel kapitalizm mucizesi"nin ufak hataları. Ve bu "hata"lar gün geçtikçe artarken (80'li yıllar esas rüzgarın alındığı yıllardı), spotların ve deklanşörlerin önündeki Do'reen, orada olmak için ne gibi merhametsizlikler ve kayıtsızlıklar göstermişti? Açlık ve sefalete mahkum milyonlar, klüp klasikleriyle kurtulmuyor, Do'reen de kurtulamadı. Onun "yükselme"sini sağlayan merhametsizlik, düşüşünün de sert olmasına neden oldu. Bu, piyangonun kendisine çıkmasını beklemekle meşgul olan milyonların da sürekli düşmesine, her gün daha da sert düşmesine, hatta yerden yere vurulmasına yol açıyor.

Esaslı bir merhametsizlik, sağlam bir iktidarın ön koşuludur. Bugün "yüksekler"de olup her an kanatları kırılabilecek olanlar da, hiçbir zaman kanatlanamamış olup sürünenler ve hayatları hakkında karar verme hak ve yetkileri gasp edilmiş olanlar da, tarihin bu iki kankardeşinin yol açtığı derin yıkımdan muzdaripler: iktidar ve merhametsizliğin yıkıcılığı. Bu, gerçekten bir piyangoysa, ne yazık ki bu kankardeşler "her gün size çıkar"!
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr