kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Hiçbir Kere Hayat Bayram Olmadı ya da Yaşam Sıkıcı Olamaz Ama Nasıl?

Tolga Binbay

İlgili Metinler
  • Yaşam Sıkıcı Olmaz
  • Hayat Sıkıcıdır

  • İnsanoğlunun zamanı algılayışı çağlar boyunca aynı biçim içinde olmamıştır; değişen üretim tarzları[1], yaşam koşullarını ve toplumsal yapıları değiştirdikçe zamanın algılanış ve kullanış biçimleri de değişim geçirmiştir. Örneğin temel olarak tarıma ve küçük meta üretimine bağlı olan toplumlarda zaman algısı daha çok mevsimler üzerinden tanımlanmaktaydı. Ayların ve hatta günlerin anlamı, mevsimlerin taşıdıkları anlamlar üzerinden belirleniyordu. Baharın karşılanışı ya da hasat zamanı yapılan şenlikler günümüze kadar süren etkileriyle (newroz, hıdırellez, yayla şenlikleri, festivaller vb.) ekmek ve biçmek arasında geçen döngüsel süreyi öne çıkaran bir zaman kullanımının ürünleriydi. Yaşamın tekrarlayan ritmi, günümüzdeki gibi günler üzerinden değil mevsimsel değişimler üzerinden tanımlanıyordu. Tarih boyunca gelişen meta üretim tekniklerinin yoğunluğu ve yaygınlığındaki değişimle birlikte zaman algısı öznel ve içsel bir konumdan, nesnel ve dışsal bir konuma kaymıştır. Örneğin feodal toplumda çalışma zamanı feodal efendi ile serf arasındaki anlaşmaya tabiidir ve anlaşma, çalışma zamanını saatler üzerinden değil, mevsimler üzerinden tanımlar yani zamanın kullanımı günümüze göre göreceli olarak daha öznel belirlenimli, geniş ve içseldir. Kolda saat taşımaya, mesai saatlerine, önceden belirlenmiş etkinlik saatine, duvar saatlerine, saat kulelerine ve daha bir çok ayrıntılı zaman kullanımına gerek yoktur. Zaman, tarihin akışı içinde üretim sürecine daha bağımlı hale gelmiş ve kapitalizmde en üst biçimine kavuşmuştur; tarımdan çok endüstriyel üretime dayalı kapitalist üretim tarzı, üretimi toplumsallaştırıp meta üretimini genişleterek zamanın nesneleşmesini ve üretim süreci içindeki bireye dışsallaşmasını sağlamıştır. Çünkü, artı-değer elde edilmesinin yığınların gündelik yaşamına belirli oranda sızmadan karşılanabileceği bir sınıflı toplumdan, günlük hayatın üretim süreci ve tüketim arasında belirlenmesinin, yani yığınların gündelik yaşamını düzenlemenin kaçınılmaz olduğu bir başka sınıflı topluma geçilmiştir. Marx'ın tanımlamaya çalıştığı şekliyle, gereksinimlerin sınırlanması, tasarruf edilmesi ve kıtlığın düzenlenmesi temeline dayalı eski bir toplumdan, üretimdeki bolluk ve tüketimdeki genişlik üzerine kurulu yeni bir topluma geçilmiştir.
    Modernliğin gelişiyle birlikte egemen sınıf yığınların gündelik yaşamına sızmakta hem çıkar hem de giderek (matbaadan demiryollarına, oradan da modern kitle araçlarına kadar yayılan yenilikler sayesinde) araç sahibi olmuştur. Bunun pek çok biçimde olduğunu görebiliriz. Örneğin, Edward Thompson, sonuç olarak doğanın döngülerine dayanan, düzensiz iş kalıplarından ayrılmaz 'göreve yönelik' zaman anlayışının yerine, çizgisel ve homojen olarak düşünülen zamanın, 'emek sömürüsünün bir aracı olarak zaman ölçümü'nün ya da daha çiğ biçimde para olarak zamanın getirilmesine dikkat çeker.[2]

    Modern dünyada gündelik hayat belirli kalıplar içindedir. Kapitalist toplumu 'bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu' olarak nitelendiren Henri Lefebvre Modern Dünyada Gündelik Hayat isimli kitabında, günlük hayatı tüm çelişkilerin, 'belirlenmiş yaşam ile yaratıcı yaşam arasındaki çatışmanın, yabancılaşmanın ve çatışmanın alanı' olarak görür. Ona göre gündelik hayatın tarihi en azından üç kısımdır: Üslûplar; üslûpların sonu ve kültürün yaygınlaşması; gündelik hayatın yerleşmesi ve sağlamlaşması.
    İnkalar'da ve Aztekler'de, Yunanistan'da veya Roma'da en ufak detayları; davranışları, aletleri, alışılmış nesneleri, giysileri vs. belirleyen bir 'üslûp' vardı. Kullanılagelen, alışılmış (gündelik) nesneler henüz içlerindeki şiiri yitirmemişlerdi... Bizim gündelik hayatımız ise, üslûba karşı duyulan nostalji, üslûpsuzluk ve inatla bir üslûp aranması gibi özellikleriyle öne çıkar. Üslûbu yoktur; eski üslûpları kullanmaya veya bu üslûpların kalıntıları, yıkıntıları ve anıları içine yerleşmeye yönelik çabalara rağmen kendine bir üslûp yaratmakta başarısız kalır. [3]

    Geleneksel üslûpla modern gündelik hayat arasında, 19. yüzyılda kapitalizmin kurulmasının ardından gelen, dünyayı anlatmayı üstlenen düzyazının metinleri ve nesnelerinin oluşturduğu kültürün yaygınlaştığı geçiş dönemi yer alır. Günlük hayat, bir üslûbu olan yaşamı artık parçalamıştır:
    Eğer günün, haftanın, ayın, yılın saatleri (mesleki işe ayrılan) zorunlu zaman, (eğlenceye ayrılan) serbest zaman, (ulaşım, yürütülecek işlemler, formaliteler vb. gibi iş dışındaki gerekliliklere ayrılan) zoraki zaman şeklinde üç kategoride sınıflandırılırsa, zoraki zamanın arttığı saptanır. Zoraki zaman, boş zamandan daha büyük bir hızla artar. Gündelik içine yerleşir ve gündelik hayatı zorlamanın toplamıyla tanımlamaya yöneltir.[4]

    Lefebvre'e göre buradaki boş zaman, artık şenlik veya harcanan emeğin karşılığı değildir; kendisi için yerine getirilen özgür ya da yaratıcı bir faaliyet de değildir, yalnızca zorlamalar toplamından oluşan bir toplumda boşa harcanan zamandır. Örneğin sıradanlaşmış gösteri türleridir: birbirinin aynısı olan televizyon programlarıdır, sinemadır, tribünlere bir tür iç boşaltma için yerleşilen spordur, nasıl dinlenileceğinin bilinemediği turizmdir. Bir de tüm bunları, yani günlük hayatın bütününü, özellikle de boş zamanı sarmalayan örgütlü bir doku daha vardır: tüketim ideolojisi. Günümüzün ortalama insanı için devasa mimarisi, ışıltılı vitrinleri ve kampanyalarıyla alışveriş merkezleri, tarihi bir mekana ya da kollektif olarak gerçekleştirilen bir şenliğe göre çok daha cazibelidir. Lefebvre'nin kitabında haklı olarak dikkat çektiği gibi nesneler pratik kullanımın yanında bir gösterge olarak da tüketilir, nesne büyülü hale gelir ve düşün içine girer. Örneğin araba hakkındaki söylem, retorikle beslenir ve imgesel olanı da kapsar. Bugün gündelik hayat, büyük ölçüde, motorların gürültüsü, onların 'akılcı' kullanımı, arabaların üretiminin ve dağıtımının gerekleridir. Otomobil, hiyerarşinin ve eşitsizliğin bizzat somutlaşmış halidir; algılanabilir ve duyumsanabilir hiyerarşi (büyüklük, güç, fiyat, yaş vb.), daha karmaşık ve daha etkili bir hiyerarşi olan performanslar hiyerarşisiyle birleşir[5]. Ya da bir tür marka olarak pazarlanan yıldızlarıyla müziği ele alalım; bir toplum için gerek müzikal yapısıyla gerekse içeriğiyle çok da yabancı olabilecek olan bir tını, o topluma bir gereklilik olarak pazarlanabilir ki rock müziği, doğduğu topraklardan tutun da dünyanın en ücra köşesine kadar pazarlanma yoluyla bir şekilde sokulmuştur. Ya eski bir halk şarkısı, rock kalıpları içinde yeniden seslendirilmiştir ya da toplum tarafından daha önce benimsenmiş şarkılar tekrar elden geçirilmiştir[6]. Ancak ortada yeniyi üretmek adına tüketmekten başka bir şey yoktur[7]. Alt ve orta sınıfların giderek kentlileşen kitlelerine boş zamanlarını ve eğlencelerini sağlama işi müziği öncelikle özgürleşmenin, hoş vakit geçirmenin aracı olmaktan çıkarmış, sonra da ulaşılmaz uzaklıklar ardında yalnızca virtüöz 'star'lar tarafından yerine getirilebilecek bir etkinliğe çevirmiş ve sürekli düşme eğilimindeki kâr oranları tarafından tehdit edilen bir sektöre hapsetmiştir. Çünkü kapitalizm gündelik hayatı hemen hemen her alanda tekdüzeliğe, sıradanlığa, yozluğa mahkum etmiştir. Bu nedenle de yaşam sıkıcıdır ama sıkıcı olmaktan çıkarılması da bir gerekliliktir; tüketmeden, devirerek...
    Bu toplum akılcı olduğunu öne sürer ve kendisini böyle tanımlar... Bütün gücüyle hiç durmaksızın örgütlenir, bir şeyleri yapılandırır, planlar, programlar. Bilimsellik bu topluma gereken makineleri sağlar... Düzeysiz entrikalar, bilimin son buluşları olarak görülür; kendisinin 'uzman' olduğunu öne süren her aptal, sınırsız bir prestijden faydalanır. Oysa akıldışılık her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. İnsanların gerçek yaşamı üzerine en ufak bir araştırma bile, iskambile fal bakıp gelecekten haber verenlerin, büyücülerin ve kırıkçıkıkçıların, yıldız falcılarının rolünü ortaya koyar. Zaten basını takip etmek yeterlidir. İnsanların gündelik hayatlarına bir anlam vermek, yollarını bulmak ve hayatlarını yönlendirmek için reklamdan başka hiçbir şeyleri yokmuş gibidir.[8]

    Buradan çıkarak yaşamın sıkıcılığı üzerine kafa yorabiliriz. Önce yüz elli yıl öncesine gidip modernizmin savunucularına bakmakta yarar var. Yaşamı sıkıcı kılan, Baudlaire'in keşfettiği çelişkidir ve bu çelişki Baudlaire'in yazdıklarının ışıltısını oluşturur. 19. yüzyıl Baudlaire'in eserlerine yansıttığı gibi insanlık için açılan kapının kapanmaya başladığı, umutların yerini umutsuzluklara bırakmaya başladığı, ilerlemenin yerini tutuculaşmanın aldığı yüzyıldır: çünkü hayatın her alanını kökten değiştiren burjuva devrimleri, bir kere iktidara sahip olduktan sonra iktidarının devrilme ve daha gelişkin bir toplumsal yapının ortaya çıkması tehdidi karşısında tutuculaşmış ve tarihi de yavaşlatmıştır. Baudlaire'in özellikle Paris Sıkıntısı ve Kötülük Çiçekleri'nin arka planında bu hayal kırıklığı ve tutuculaşma yatar. Komünist Parti Manifestosu'nun çağdaşı olan bu yapıtları, manifestonun haklı olarak fazla öne çıkarmadığı yöne işaret eder. Manifesto iyimserlik üzerine kuruluysa, Baudlaire'in eserleri tam tersi, yani kötümserlik üzerine kuruludur. Baudlaire hayata bakmış ve gelişmekte olan yaşamın bireyin önüne çıkardığı olasılıklar ile bu olasılıkların üzerine kapanan gerçek arasında gitgide açılan mesafeyi görmüştür; gördüğü, her yerde açan Kötülük Çiçekleri'dir. Marx ve Engels de aynı zaman diliminden insanlığın önüne açılan yeni olanaklara bakmışlardır ama Baudlaire'i cehennemin içine iten 'gitgide açılan mesafe'de kötümserliği değil iyimserliği görmüşlerdir: gelişen üretici güçler ile üretici güçlerin gelişimine varoluşuyla engel olmaya başlayan üretim ilişkisi arasındaki çelişki devrimin anahtarıdır. Marx ve Engels aynı zeminden Komünist Parti Manifestosu'nu çıkarmışlarıdır. Baudlaire ile Marx ve Engels, modernizmi heyecanla karşılamış iki farklı taraftırlar; birbirine karşıt olmayan ama karşı karşıya gelen. Karşı karşıya gelişlerini yansıtan eserleri ise 'modernliğin en eksiksiz ve en derin eleştirisinin, onun serüven ve romansını en ateşle kucaklayanlardan gelebileceğini'[9] anlatırlar bize... Bu anlamda hem Marx ve Engels hem de Baudlaire modernizmi sevmişler ama sevdiklerinden farklı üretimler çıkarmışlardır. Baudlaire'in eserlerini vazgeçilmez kılan sıkıntı ve kötümserlik, Marx ve Engels'in eserlerinde bir olasılığa çevrilmiştir; komünist topluma giden yolu açacak devrim olasılığına. Baudlaire pisliğin içinden güzellik çıkarmamıştır, pisliği deşmiştir. Deştiği için de 'Kimin nesidir bu sıkıntı? Nereden gelmiştir? Sıkıntı, nedir?' diye sormuştur. İşte, Baudelaire, bu soruların yanıtını arar gibidir tüm yazdıklarında. Marx ve Engels ise pisliğin içinden güzelliği çıkaracak anahtarı keşfetmişlerdir: En güzel kokulu çiçek en kötü kokulu, en pis pisliğin içinde mi yetişirdi?

    Bu noktada ise bir başka soru çıkmakta karşımıza: Baudlaire'i, Paris Sıkıntısı[10] kitabını anlam boyutunda özetleyen bir şiiri olan 'Herkese Kendi Düşü'nde, karşısından 'hep umut etmeye yazgılı olanların boyun-eğmiş yüzleriyle' geçip giden kalabalık karşısında 'İlgisizlik'e iten nedir? Tekdüzelikten başka nedir? Baudlaire'in, 'Modernliğin.... serüven ve romansını en ateşle kucaklayanlardan' birisi olarak karşısından geçen kalabalıkta gördüğü tekdüzeliktir, çünkü 'külrengi, engin bir gök altında, yolsuz, çimensiz, dikensiz, ısırgansız, geniş, tozlu bir ovada' iki büklüm yürüyen insanlar tekdüzeliğe boyun eğmiş, hep umut etmeye yazgılı olanlardır. Yaşamın sunduğu olasılıklara sırt çevirmiş ve sadece umut etmeye yazgılanmışlardır. Bu yazgıları, taşıdıkları düşlerinin bile 'çevik ve güçlü kaslarıyla insanı ezen bir hayvan' olmasını sağlamıştır. Daha marksizm içi konuşursak, mülksüzler (proleterya) kendinde sınıf oldukları sürece ortalamaya mahkum edilmiş kaybedenlerdir ve bu, sermaye düzeninin ürettiği sıkıcı tekdüzeliğin parçasıdır, başka bir şey değil; ama kendileri için sınıf olduktan sonra da durmazlar, sıkıntıyı dağıtan bir enerji ortaya çıkarırlar. Baudlaire çağına bakıp bu olasılığı kendince görmüş ve beğenmemiştir. Bu anlamıyla da kendi alnını yarmamış ya da ezilmemiştir, yazdıklarıyla 'hep umut etmeye yazgılı olanlar'ın durmuş kafalarına taş atmıştır. Eserlerinde soruların peşinde koşan ya da pisliği deşen birisi, hissettiği ilgisizlik karşısında ezilmez, ilgisizliğin nedenini ortaya döker. Baudlaire karşısından geçenlerde tekdüzelik yerine farklı bir yön ya da değişimin anahtarını görseydi, bir modernizm sevdalısı olarak ilgisizlik duymaz peşlerine takılıp gezinirdi. Bunun için de duyabileceği eziklik kendisinin durumundan değil ancak tarihin akışından duyduğu huzursuzluktan, olasılıkların üzerine yıkılan gerçeklerden kaynaklanır. Örneğin Marx ve Engels, aynı tablodan başka bir olasılık çıkarmışlardır; çıkardıkları olasılık Baudlaire'den farklı olarak 'hep umut etmeye yazgılı olanlar'ın ellerinde olan anahtardır: tarihin, sermaye sınıfınca kilitlenmiş kapısını açacak bir anahtar. Yani Baudlaire, ortalama bir sol tasavvura uygun olarak, emek çekip de her gün ve her gün aynı tekdüzeliği üretenler karşısında, kendi yazıp, çizen durumuna bakıp eziklik hisseden bir yarı aydın değildir; zaten böyle bir kategori yalandır ve ezilenlere, eziklikle yaklaşan baştan kaybetmiştir. Baudlaire'in toplumun geneline yaklaşımı, tekdüzeliklerine duyduğu öfkedir. Çünkü, Fransız Devrimi'nin bir türlü gerçekleşmeyen ülkü ve ütopyaları batılı bireyi bağlamış ve kısırlaştırmıştır[11]. Aynen, Gançarov'un Oblomov aracılığıyla anlattığı gibi: Oblomov'un içinden geldiği sınıfın yozlaşan halinden tiksinmesi ve bu tiksintiye yanıt olarak da bilinçli olarak tembelliği tercih etmesiyle tekdüzeleşen, sıradanlaşan, değişime karşı olan, tutuculaşan, bireyin gelişimine yetmeyen Rusya kapitalizmi mahkum edilir. Baudlaire de farklı davranmamıştır: bir olasılık olarak güzel olabilecek olanı sıkıcılaştıranlara saldırmıştır ve elbette ki bundan ezilenler de paylarını almıştır. Öfkesi Baudlaire'i önemsizleştirir mi? Önemsizleştirmemeli; bugünün toplumunu, bugünün sıkıntısını, pisliğini daha iyi anlayabilmek için hem sıkıntıyı üreten köhne düzene hem de sıkıntıya boyun eğenlere öfkelenmek şart. Çünkü öfke, çözüm arayışını da beraberinde taşır.

    Bu anlamıyla yaşamı sıkıcı kılanlara ve sıkıcı yapan koşullara öfke duymaksızın tek başına yaşamın sıkıcılığına işaret etmek gerçekten de sıkıntıyı kabullenmek ve bu kabullenişi tüketmek, pazarlamak anlamına gelir. Bu nedenle Baudlaire yaşamı sıkıcı, hastalıklı, umutsuz olarak nitelenmesine karşılık, sürekli olarak bunun kişilerle olan ilişkisi üzerinde durmuştur ve sıkıntısının yanında taşıdığı öfkesi, bir yandan kapitalizmin daha az uzandığı, kent yaşamının kıyısında kalan yerleri sevmesini sağlarken bir yandan da üzerinde durduğum gibi topluma, toplumun değerlerine saldırmasını sağlamıştır. Sürekli kendini tekrar eden düşler, bir türlü devinmek ve aşılmak bilmeyen sistemler, yerleşmiş ahlak kuralları yaşamı oluşturan parçalardır ve her birisi sıkıcı olduğu gibi bütünün yani yaşamın kendisi de sıkıcıdır. Bu sıkıcı parçalardan birisi üzerinde durularak sıkıcılığın giderilmesi için çözüm de üretilebilir, sermayeyi şok etmeye yarayan farklı kültürel çıktılar da.
    Bizim gözümüze görünen gündelik hayat, bilinçaltının mağaraları ve yer altı geçitleriyle Modernlik denilen belirsiz ve yanıltıcı gökyüzü arasında duran bir toprak parçasıdır. En yukarıda sürekliliğin gök kubbesi bulunur. Soğuk, gölgeli bir aydınlığa sahip olan bilimsellik gezegeni; Kadınlık ve Erkeklik diye adlandırılan ikizgenler en büyük gökcisimleridirler. Kuzeyden çok yükseklerde Teknoloji ve Gençlik yıldızları ışıldar. Güvenilirlik gibi gaz bulutları, Güzellik gibi sönmüş yıldızlar, Erotizm'in garip burçları gökyüzünde uzanırlar. Birinci dereceden yıldızlar arasında kentliliği, Kentleşmeyi (Doğallığı ve Akılcılığı unutmamak kaydıyla) sayabiliriz. Aydan daha küçük olan gezegenleri, Kadınlığın yakınlarında bir yerlerde duran Moda'yı (ya da 'moda olmayı'), Sportifliği de unutmamalıyız.[12]

    Peki tüm bu karmaşanın içinde anahtarın hakkını verecek olan birey ile gündelik hayatın sıkıntısı arasındaki ilişki nedir? Öncelikle insanın 'sınırlı bir varlık' olduğunu vurgulamak kapıyı çoğu örnekte, ister öyle, ister böyle tanrıya açar; sınırlı varsa sınırsız da vardır. Bu anlamda, zaten her zaman için fikirlerini idealist bulduğum Kuçuradi'yi anlamak olanaksızdır[13]. Özellikle de insanın bir olanaklar yığını olduğunu vurguladıktan sonra. Evet, insanın, yalnızca bütünü anlamaya yeterli zamanı ve aracı olmayabilir ama dert bütünü, bütün üzerinden tanımak değildir, bu dert ancak dinlerde vardır: yaşam, bütün olan yani tanrı üzerinden anlaşılabilir. Halbuki ayakları üzerinde duran bir düşünce sistemi bütünü, bütünün en öne çıkan özelliklerini taşıyan parçası üzerinden tanır ve insanın buna zamanı, aracı vs. vardır. Bu anlamda komünist toplum parça ile bütün arasındaki uzaklığın yok olmasıdır örneğin ya da tersten söylersek yaşanan ile yaşanmak istenen arasında bir boşluk olmasaydı ilkel komünal toplumlarda olduğu ya da komünist toplumda olacağı gibi sanat olmazdı. Aynı fark siyaset için de geçerlidir: Siyaseti ve siyasal mücadeleleri var eden, zaten genel yasalar ile somut durumlar arasındaki örtüşmezlik ve mesafeden başka nedir ki?[14] Şöyle de söyleyebiliriz, bir kişinin devrim ya da toplumsal değişimi istemesi için her şeye vakıf olması gerekmez ve çoğu kişi için bu imkansız ve gereksizdir; devrim çoğu örnekte bütünü temsil eden en önemli parçadır; ekmek ve barıştır örneğin Ekim Devrimi için, kısıtlanmışlık ve bıkmışlıktır örneğin 68 kalkışmaları için, parlementer süreçlerin tıkanmasıdır Paris Komününde olduğu gibi, ya da ABD'nin kumarhanesi ve kerhanesi olmaktır, Küba devriminde olduğu gibi. Bütün bu deneyimlerde kitleleri o anın bütününün peşine teker teker düşüren, o küçük ayrıntıyı kendileri için keşfettikleri parçalarıdır. Toplumsal yapıyla ekonomik koşullar arasındaki köprüyü kuran ideoloji de görünen ile ardındaki gerçek arasındaki boşluğu doldurur. Ancak çoğu örnekte olduğu gibi ideolojiye tek yönlü bir yaklaşımla, egemen düzenden kaynaklanan bir olumsuzluk atfetmek yanıltıcıdır.
    İdeoloji, toplumsal gerçekliğe en çok yaklaşandan en çok uzaklaşana kadar bütün bilinçlilik biçimlerini ve düzeylerini kapsar... Bilinç; ilişkilendirme, adlandırma ve yerleştirmedir... İnsanlar, kapitalist üretim tarzında, varolan gerçekliğin bilincine verili ideolojik biçimler içinde yaklaşırlar ve bu ideolojik biçimlerin sağladığı dürtülerle eyleme geçerler. Bilinçlenme ve eylem, gerçekliğin eksiksiz ve mutlak bilgisiyle değil, bu gerçekliğe şu ya da bu ölçüde yaklaşan ya da ona karşılık düşen ideolojiler aracılığıyla ortaya çıkar ve gelişir.[15]

    (...) bireyler, hiçbir zaman, toplumsallaşma ve dış telkin süreçlerinin toplam ürününden ibaret olan; kendileri için yazılan senaryolardaki rollerini uysalca oynayan aktörler değillerdir. İnsan özneler olarak, bir yere kadar, kendilerini tabi tutuldukları toplumsal süreçlerden ayırma, bu süreçler üzerinde düşünme, bunları eleştirme, karşı çıkma, alay etme ve kimi koşullarda da bir kenara itme yeteneğine sahiptirler.[16]


    Yirminci yüzyılda, siyasal mekanizmalarla ilişkileri günümüze yaklaştıkça zayıflayan ve bununla birlikte çeşitlenen farklı kültürel alt gruplar ortaya çıkmıştır. Daha çok içinden geldikleri orta sınıfların değerlerine ve yaşam biçimlerine saldıran kentli yarı-aydınların bünyesinde şekillenen bu gruplar, kurumsallaşmış sanat kuramları ve tekniklerine karşı olduğu kadar, bunları yaratan topluma karşı da birer tepki olarak kentsel yaşamın biriktirdiği çelişkilerin patlamaları şeklinde ortaya çıkmışlardır[17]. Dadacılar, konstrüktivistler, fütüristler, süprematistler, Bauhaus ekolü, Özgür caz, punk rock ve diğerleri. Bunların kimileri, yalnızca sanatsal pratikler olarak yer alırken, kimileri ortaya çıktıkları tarihsel kesit ve yerellik içinde kendilerine daha aktif bir rol biçip siyasallaşmışlardır. Örneğin punk rock akımının bir çok üyesi, kendilerinden önceki avangart akımların üyeleri gibi antiburjuva ve antikapitalisttirler[18]. İkinci dünya savaşının ardından ise bu patlamalar, soğuk savaş psikolojisi ve tırmanan toplumsal gerilim arasında sıkışıp kalmışlıklarıyla yeni toplumsal hareketler olarak kavramlaştırılan bir çerçevede ortaya çıkmışlardır.

    Eşit ve özgür bir toplum mücadelesinde yenilgiye uğrayan Avrupa, bu hareketlere Frankfurt Okulu örneğinde olduğu gibi hem teorik ve 1968 Mayıs'ı örneğinde olduğu gibi hem pratik bir zemin sunarken maddi yıkımlara daha uzak kalan, sol birikimi soğuk savaş saldırılarıyla tüketilen ve aynı operasyonlardan köken alan kendi içine yönelik derin toplumsal şiddeti yaşayan ABD, bu hareketliliğin Avrupa'yla birlikte somut olarak yaşandığı diğer bölge olmuştur: feminizm, çevrecilik, 'protest kültür', öğrenci hareketleri vb. kapitalizmin şekillendirdiği toplumsal hayat tarafından uçuruma sürüklenen insanların bu sürüklenişe karşı kısmi direnişleri olarak belirmiştir. Ancak ABD ve Avrupa'nın belli başlı ülkeleri, aynı dönemde gündelik hayatı da sarmalayıp değiştirecek yeni bir kapitalist gelişim sürecine girmişler ve bu yeni kapitalist gelişim sürecinde, savaş sırasında geliştirilen bir çok yeni teknoloji günlük hayatın donatılması için kullanılmıştır: iletişim araçları, ev eşyaları, otomobil, kimya-ilaç sanayi ve uzantıları. Toplumsal tüketim olanaklarının çeşitlenmesi ve bollaşmasıyla birlikte söz konusu direnişlerin ortalama toplumsal dokuyu rahatsız eden ve değiştirmek isteyen yönlerine rağmen, sermaye egemenliğinin çelişkilerini sorgulamadan kültürel bir renk olarak yaşayabilmeleri sağlanmıştır; hatta pop ve rock müzik örneğinde olduğu gibi ilk çıkış yıllarında toplumun genel yargılarına, aileye, eğitime saldırı olarak nitelenen bu pratikler üzerinden hem yeni pazarlar ortaya çıkarılmış hem de bu pratikler, basıncı artan ve içten içe kaynayan nesnelliğin buharını almak için kullanılmıştır[19].

    Lefebvre'nin yaklaşımına göre devrim, insanlar gündelik hayatlarını sürdüremez hale geldiklerinde başlar ve devrim, sadece devleti ya da mülkiyet ilişkilerini değil hayatı da değiştirir; gündelik hayat ile toplumun temeli olarak Şenlik (boş zaman) arasındaki karşıtlığa son verir[20]. Belki de bu nedenle, devrimin olmadığı koşullarda toplumun tekdüzeliğini beğenmeyen bir çok insan, orta sınıflar üzerinden sermaye düzenini şok etmeyi tercih etmiştir ve hâlâ da tercih etmektedir: punk, özgür caz ve death metalin, müziğin kalıplaşmış yapısını yırtan tarzlarına bir de bu gözle bakmak gerekmektedir. Ama sermaye sınıfı için en büyük şokun kendisinin, bizzat toplumsal iktidarı değiştiren devrim olduğunu unutmadan. Çünkü, ne yazık ki gerisi hep hoş bir seda:
    Bu tür kültürel ayrılıklarla en azından yüzeysel olarak birleştirilmiş hiçbir büyük toplumsal devrim yoktur. Olasılıkla, bugün isyanın yaşamsal güdüsünün yoksulluktan çok 'yabancılaşma' olduğu batıda, kişisel ilişkiler ve özel doyumlar sistemine saldırmayan hiçbir hareket de devrimci olamaz. Ancak kendi başlarına ele alındıklarında, kültürel isyan ve kültürel ayrılık devrimci güçler değil belirtileridir. Siyasal açıdan büyük önem taşımazlar.

    1917 Rus Devrimi, pek çoğu devrim ile aynı duyguları paylaşan çağdaşı avangardları ve kültürel isyancıları, (hakettikleri) uygun toplumsal ve siyasal oranlara indirmiştir. Fransızlar, 1968 Mayısında genel greve gittiklerinde, Odeon Tiyatrosu'ndaki 'happening'ler ve o görkemli duvar yazıları ana olayların kıyısında kalan ikincil derecede önemli yazın ve tiyatro biçemleri olarak görülebilir. Böylesi olgular ne kadar öne çıkarsa büyük şeylerin gerçekleşmediği konusunda o kadar emin olabiliriz. Burjuvaziyi şoka uğratmak, ne yazık ki, onu devirmekten daha kolaydır.[21]

    Sermaye düzeninin örgütlediği günlük yaşam, baş döndürücü bir tüketim hızı içinde çarpıcı bir sıkıcılığa sahiptir ve sol düşüncenin, soyut bir yaşam kavramı etrafında sürekli olarak buna işaret etmesi ya da tam tersine ayağı yere basmayan umut dağıtıcılığı yapması yalnızca derin bir melankoli üretir. Kapitalizmin bugünkü görünümleri biçim değiştirmiştir ve bu biçim hem çekicilik hem tekdüzelik hem de kayıtsızlık içermektedir. Günlük hayatın tekdüze çekiciliğine kapılan birey bir yandan boyun eğmekte bir yandan da yaşamın dönüştürülmesi gerekliliği karşısında kayıtsızlaşmaktadır. Yaşamın sıkıcı olduğu, bu kayıtsızlığı besleyecek bir soyutluk içinde değil tekdüzeliği ortaya çıkaran koşullara işaret ederek ve çıkışın bütünlüklü olduğunu gözeterek ele alınmalıdır. Soyut bir yaklaşım en iyi ihtimalle geçmişe dönük bir romantizm, melankoli ve çoğu örnekte olduğu gibi de içi boş bir nihilizm, apolitizm üretecektir.

    Yaşam, sıkıcılığı ortaya çıkaran koşullara, o koşulları değiştirecek, 'boş zamanı hoş zaman dönüştürecek'[22] alternatif çözüme bütünlüklü olarak işaret eden bir yolla değiştirilmeyi bekliyor; hemen kapının ardında...

    27.06.2003
    ancyra

    Notlar:
    1. Açıklayıcı olması açısından, metin içine sığmayacak bir alıntıyı dipnotlara alıyorum: "Her üretim tarzı, üretici güçler ve üretim ilişkilerinin belirli bir bileşimini içerir. Üretici güçler, emek-süreci, doğayı dönüştürmek ve kullanım değerleri üretmek üzere kullanılan ve böylelikle de belirli bir üretkenlik düzeyini belirleyen üretim araçları ve emek gücünün belirli teknik bileşimidir. Üretim ilişkileri ise üreticilerin üretim araçlarına ve kendi üretici güçlerine karşı doğrudan olan ilişkisi, her tür üretici olmayan mülk sahibinin doğası ve bu mülk sahiplerinin üreticilerin artık-emeğini doğrudan sahiplenme biçiminden oluşur. Bu artık-içerimi ya da sömürü, sırasında sınıf yapısını belirler; öyle ki sınıflar, hem üretim araçlarıyla ve emek-gücüyle, hem de diğer sınıflarla olan nesnel ilişkileri aracılığıyla ilişkisel olarak tanımlanır." Callinicos, A; Tarih Yapmak, çev. Nermin Saatçioğlu, Özne Yayınları, İstanbul, 1998, sf.70
    2. Callinicos, A.; Tarih Yapmak, çev. Nermin Saatçioğlu, Özne Yayınları, İstanbul, 1998, sf.186
    3. Lefebvre, H.; Modern Dünyada Gündelik Hayat, çev. Işın Gürbüz, Metis Yayınları, 1998, sf. Kitap, düşünürün 1946'da yazdığı Gündelik Hayatın Eleştirisi'nin devamı ve 1970 tarihli Kentsel Devrim kitabının eskizleri niteliğindedir.
    4. Lefebvre, H.; Modern Dünyada Gündelik Hayat, çev. Işın Gürbüz, Metis Yayınları, 1998, sf.
    5. Mert, A.; "Modern Dünyada Gündelik Hayat", soL dergisi, sayı: 9, sf. 62
    6. Son zamanlarda sıkışan Türkiye müzik endüstrisi, bir zamanlar burun kıvırdığı Türkçe sözlü rock müziğini, grup olma ruhunu ve grubun içinde farklılığıyla sivrilen grup elemanını keşfetmişe benziyor. Ancak istedikleri popülariteyi bir türlü kendi şarkılarıyla yakalayamayan rock'çılar ve plak şirketleri, popülerliğe giden yolu eski pop şarkılarını çığırmakta bulmuşa benziyorlar: Teoman'ın her albümünde eski bir pop şarkısını yorumlama geleneği önce Duman grubuna, Sezen Aksu'nun "Her şeyi Yak" şarkısını tekrardan düzenlemeleriyle geçmişti; şimdi de Mor Ve Ötesi grubu, sözleri Şehrazat'a ait olan Ajda Pekkan'ın 'Yaz, Yaz, Yaz' şarkısını yorumladılar. Ama 22.06.2003 tarihli Radikal 2 yazısına göre yorumladıkları şarkının hikayesinden de bihaberlermiş. Demek ki grupların ve şirketlerin pazarlama yöntemleri her ayrıntıya henüz ulaşamamış.
    7. Her ne kadar popüler müziğin hep tüketim yönü öne çıkarılsa da Eric Hobsbawn'ın dikkat çektiği nokta tartışmaya açık gibi duruyor; rock ile caz arasındaki ilişkiyi irdelediği yazısında Hobsbawn, ticari kaygıların beslediği yenilik arayışına da dikkat çekiyor: sanat tarihinde sıkça görüldüğü gibi, belli başlı sanat devrimleri öncelsiz devrimlerden değil yenilik olgusunu ticari kaygılardan ötürü kullananlardan doğar. Erken dönem sinema filmlerinin kübizmden daha etkin biçimde devrimci olması gibi rock girişimcileri de müzik sahnesinde klasik ya da 'free caz' avandgardlarından daha derin bir değişim yaratmıştır. Hobsbawn, E.; Sıradışı İnsan: Direniş, İsyan ve Caz, çev. Işıtan Gündüz, Bulut Yayın, İstanbul, sf. 364. Ancak sorun tam burada başlıyor: Değişimden ne anlamamız gerekiyor? Piyasa koşullarına yönelik olarak yaratılan her yenilik aslında bir süre için yenilikçiliğini koruyor olabilir ama tükenmekten de kurtulamıyor. Herhalde bu nedenle, kimi örnekler dışında rock müziği, pop müzikle birlikte, en çabuk tüketilen ve sıradanlaşan müzik oluyor. Yalnızca son on yılı düşünmek bile bu konuda aydınlatıcıdır; grunge ve death metalle'la başlayan doksanlar rock müziği önce trip hopun etkisine girmiştir sonra da nu-metal'e varmıştır. Hiçbir müzik türünde, on yıl içine sığabilen bu kadar hızlı bir değişim yoktur.
    8. Lefebvre, H.; Modern Dünyada Gündelik Hayat, çev. Işın Gürbüz, Metis Yayınları, 1998, sf.
    9. Berlman, M.; Katı Olan Herşey Buharlaşıyor, sf. 108. Ayrıca kitabın üçüncü bölümü Baudlaire'in Paris değerlendirmeleri üzerine kuruludur. Modernizmin insanlığa sunduğu olanaklar ve bu olanakların üzerine kapanan gerçek...
    10. Baudlaire, C.P.; Paris Sıkıntısı, (Çev. Tahsin Yücel), İstanbul, Adam Yayınları, 1992.
    11. Hekimoğlu, C.; Oblomov'a Şükran Borcumuz, Gelenek, Seçki özel sayısı, sf. 33
    12. Lefebvre, H.; Modern Dünyada Gündelik Hayat, çev. Işın Gürbüz, Metis Yayınları, 1998, sf.
    13. Kuçuradi, İ.; İnsan ve Değerleri, Ayraç Yayınları, Ankara, 1997
    Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

    © Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
    http://kirpi.fisek.com.tr