kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Bu yazı, iki bölüm olarak, Londra Olay Gazetesi'nin 31 Mart - 4 Nisan tarihli sayılarında yayımlanmıştır.

Ömrünü Şiire Bölen Şair

Bülent Güldal

Hayatın türküsünü işitip de onu dillendirmeye uğraşanlarla akraba olduğumu düşünürüm. İçine doğduğumuz sonsuz kımıltının örtüsünü aralamayı akıl edenlerdir bunlar. Sunulanla yetinmeyip baharın ve yazın ve özgürlüğün daha çoğunu isteyenlerdir. Çakırdikenin yanıbaşında açan gülü görüp de toprağın ve soludukları havanın paylarına düşen kısmının ısrarla peşlerine düşenlerdir. Biçimi ve içeriği birilerince belirlenmiş olan kirli bir fanusun sesine yüz vermeden, eğilip bükülmeden kendilerinin olana, akıl yordamıyla ulaştıkları gerçeğe dair yazıp söylerler. Kayalardan sekerek akan suların, denizin kokusuna doğru koşturmasındaki maceraya benzer bu durum biraz da; geçtiği ovaların rengini, kokusunu, toprağından tüten buğusunu ayrıştırıp bütünlerler. Sarmal oluşumların birbiri ardına vücut bulması, ırmağın derinliğini ve genişliğini de belirleyecektir ister istemez. Yaklaşık on yıl önce tanımıştım, ırmak olmakta ısrar eden En Güzel Ben Ölürüm isimli şiir kitabının şairini. "Güvercinlerin saçakları sınayışlarını gören şaire" diye not düşmüştü adımı. Hayatı anlamlı kılanlara, yarının sahiplerine şöyle sesleniyordu:

"Ben bulutları sevdim/ o yaz günü serinliğini/ sonra, incecik kır çiçeklerini/ ama önce çocukları/ / Ben yağmurları sevdim/ giderayak tozlu yollarda/ sonra, bu kentin serin rüzgarlarını/ ama önce çocukları/ / Ben gökyüzünü sevdim/ bir kuş nasıl severse öyle/ sonra, gecede kayan yıldızları/ ama önce çocukları/ / Ben seni sevdim asıl/ ki boyuna ağlamaklı/ / Sonra, titreyen dal uçlarını/ ama önce /ama önce çocukları" (En Güzel Ben Ölürüm, sf. 79)

Hayatın en masum kımıltısı değil midir çocuklar? Artı değerlerin denize döküldüğü, gömüldüğü ya da herhangi bir biçimde yok edildiği bir dönemi geçerken açlıktan, ilaçsızlıktan bile bile ölüme terk ediliyor bu masum varlıklar. Sermayesi sevgi olan şairin elinden sevmekten gayrı bir şey gelmiyor. Yarının sahiplerinin sevgiyle büyümesinin, geleceği anlamlı kılacağına inanıyor. Savaşlar içindeki dünya insanını biraz daha insan olmaya davet var yukardaki dizelerde.

Yıllar geçip giderken dergilerde ilgiyle izledim Bülent Özcan'ın şiirini. Ben onu Gaziantep'te sanırken, bir gün telefondan gelen sesinin samimiyeti ve içtenliğiyle irkiliverdim; Londra'dan arıyordu. Yeni çıkan kitabının muştusunu veriyordu. Çok geçmeden adresime iletiverdi Gelincik Tozları'nı. Hayatın türküsüne kulak veren, onu ayrıştıp çoğaltan ve yeni bütünlükleri oluşturan Bülent Özcan'a beni yakın kılan dizelerin arttığını gördüm bu kitabında. Önü sıra uzanan ömür ovasında akıp giden şiir ırmağının yatağını bir hayli genişletmişti. İngiltere'nin güneşe özlemli göğünden şöyle sesleniyordu kimilerine:

"Dünyanın tapusu sizin olsun/ Bana şiirde güneş gören bir göz oda yeter" (sf.74)

Ham iken pişen ve olgunlaşan Yunus'un hikayesini anımsattı bana yukarıdaki dizeler. Sözün önemini kavrayan şairin insan sıcaklığı barındıran dizelere gözünü dikmesinden, bunları aramasından daha doğal ne olabilir? Sorgulayan bir aklın düş ve düşünceleri okurunu da irkiltecektir ister istemez. Geleneğin harmanında oluşan yüzlerce yıllık inançların köküne balta vurma cesaretini gösterebilen bir şairi emsallerinden ayrı kılan da bu yanı değil midir? Bal ya da dut böceklerinin, bir haftalık ömrü olan kelebeklerin, rengarenk kuşların, ölümün-dirimin kımıltısını kendi tartısında çoğaltıp eksiltenin ne söylediği önemli olmalıdır. Bu bağlamda şu dizelere kulak verelim:

"Söyle bana ey şair, kimindir bu som evren/ uzun bir yolculukta düşünürek giderken/ sordum kendi kendime ben içre diyerek;/ geceydi, zifiri; sözcükler yandı birden/ bilgece güldü şair, dedi ki: "Ben Tanrı'yım ve her dizem bir evren" (Gelincik Tozları sf. 8)

Yıllardır şiir tükendi, insan bitti, söylemini önümüze sürerek bir avuç şiir okurunu da umutsuzluğa sevkedenlere anımsatmak gerekiyor; mağarasının duvarlarına resimlerle şiir yazan insanın günümüze kadar olan macerasına dönüp baktığımızda söz ırmaklarının kesintiye uğramadan ummana doğru aktığını görüyoruz. Güncelin gerisine düştüğünü hisseden insanın koşaradım yürüyüşüne tanık oluyoruz. Bu arada hayat, bağrına yakıştırılan safralarından dış müdahalelere gerek duymaksızın kendiliğinden kurtularak o muhteşem akışını sürdürüyor. Doğa'nın biçtiği gömleğe göre davranıyor her kımıltı. Ve kendi şiirini yazarak bütünün gövdesinde yer edinmeye uğraşıyor. Bu büyük şiir gözümüzün önünde yazılırken, insana özge olanın bittiğinden dem vurmak anlamsız olmuyor mu? Kuş ölür ama gökyüzü asla kuşsuz kalmaz. İnsan tükenir ama insanlığın türküsü evren çökmedikçe tükenmez. Kimilerinin tapınmalardan alınlarının aşındığı yerde, şair bir tanrı edasıyla kucaklıyor hayatı. Bu yaklaşım, özentiden ziyade uzun hem de çok uzun bir yolculuğun gizlerine ermişliği dillendiriyor. İlk canlıdan savrularak yola koyulan yaşam, evrenin derinliklerine doğru akışını sürdürüyor. Başdöndürücü gelişimin kıvrımlarını araladığımızda sözcükler çıkıyor karşımıza. O sözcüklerle yeniden yeniden kuruluyor evren. Kimi anlaşılmadığından, kimi dünyaya erken geldiğinden yakınıyor ama sınırını ve sonunu kendi çizen bir evren karşısında an'ın önemini kavramış olarak, ait olduğu zaman diliminin parçası olduğunu benimseyerek söyleyip, yazanlara dönüyor yüzünü insanlık. İç sıkıntılarını dillendirenler onu ilgilendirmiyor. Büent Özcan bu gerçeğin farkında olarak akıyor şiir ırmağında:

"Okumadan atladığın sayfalar/ hayatın kırık notlarıdır/ Anılar şimdi o yorgun sular/ Bu şiirin kanayan rüzgarıdır/ / Her ırmak kendi göğüne yaslanır/ Her kuş kendi göğünü gök sanır/ Sahiplenerek yürüdüğün o ömür var ya;/ Havada uçuşan gelincik tozlarıdır" (Gelincik Tozları sf. 78)

Her canlı kendince ilişiyor hayatın sofrasına. Sarmaşık, belini doğrultmak için ağaçlara sarıyor incecik gövdesini. Güzelliğini gözlerden sakınıyor geceleri açan akşamsefası. Okşamaya kalkıştığınızda yapraklarını büzüyor aşk merdiveni. Bitki bilimi ne der bilmem ama sevgiyle okşandıkça daha çok renkleniyor güller. Dünya bahçesini talan edenlerin hüzünlü tanıkları olarak aklın yaşama egemen olacağı günleri bekliyoruz. Milyonlarca yıldır yazılagelen hayat isimli muhteşem şiirin bir dizesini bile eksik okumak, hüzünleri dayatıyor ömrümüze. İçine doğduğumuz zaman diliminden gayrısına yabancı kalmalara rağbet ederek, günübirlik yaşayanların yarattığı olumsuzlukların içinde dönenip duruyoruz şimdilik. Akıl'la nakil arasındaki gidip gelmelerde nakle rağbet ediliyor, akıl rafa kaldırılıyor. Bu kavşakta durup, şiire baktığımızda; şair de güncelin hurafelerini, safsatalarını benimsemiş görünüyorsa, tarihin arka sokakları onu ilgilendirmiyorsa, gelecek kaygısı duymuyorsa, doğal kımıltının ileri hamlelerine karşı durmaya uğraşanların varlığı söz konusudur burada. Ama hayat, eğildikçe-dinledikçe gürültüsü duyulacak olan o kımıltı, safralarından arınarak yoluna devam eder. Şairin işaret ettiği gibi; günü geldiğinde yeni ve diri gelinciklerin oluşumuna katkıda bulunmak üzere zerrelerine ayrışır ömrümüz.

Ömrünü şiire bölen bir şair duruyor karşımda; okudukça, içi dolu şiir vitrininin en değerli hazinesi olduğu anlaşılıyor. Böyle olmasaydı eğer, denizlerini yakıp yüzünü göğe dönemezdi. Sınırı ve sonu şimdilik bilinmeyen evrenle boy ölçüşmeye, örtüşmeye kalkışamazdı. İncecik söylemleri ayıklayamazdı müthiş oluşumların içinden:

"Her yanda kuş izleri/ Oysa vakit çok erken/ Yüklenip dizeleri/ Uzaklara giderken;/ / Dudağımda bir çiğdem/ Ölürüm kederimden" (Gelincik Tozları sf.32)

Düşüncede oluşan şiir, hangi sözcüklere bürünüp de günyüzüne çıkacağını iyi biliyor. Şairin hayata dair bilgisi, dile hakimiyeti, incecik zekası ve yeteneği sözcüklerin şalını zedelemeden dokuyor. Benim bu yargımı pekiştiren, şaire dair düşüncelerimde yalnız olmadığımı anımsatanların dediklerini de okumakta yarar var bu noktada:

"İnsanı şaşırtmak ve sarsmak isteyen incelikli tepkiler içeriyor şiirlerinin bir çoğu." Kemal Özer-

"Bülent, kendi deyimiyle 'Gaziantep'e sevda şehri' adını takan ozan. Yoksul, kavruk, mahzun ama kalbi, sadece Türkiye'nin değil dünyanın her yerinde (şiir için) çarpan bir Orta Anadolu çocuğu…" Ataol Behramoğlu-

Eli yüzü şiir tozu Bülent Özcan'ın. Kavrukluğu, mahzunluğu biraz da bu nedenledir bana göre. Ömrünün her an'ını dizeler düşürmek telaşıyla yaşıyor. Hayat eşittir şiir diyor ve çevresini kuşatanların da bu gözle bakmasını istiyor ömrüne. Yurdundan uzak yaşaması, onu daha özlemli kılıyor; şiirin, dil yatağının sıcaklığını yüreğinde taşıyor bu yüzden. Sözcük seçimindeki dikkati de savımızı doğruluyor.

Düşlerine, düşüncene sağlık sevgili şair. Nice güzelliklerde buluşmak dileğiyle…

Edremit - Balıkesir

Kaynak:
En Güzel Ben Ölürüm; İlke Kitabevi, Mayıs 1996, Ankara; Gelincik Tozları; Hera Şiir Kitaplığı, Ocak 2002, İstanbul
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr