kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Devamı Hayat'ı Eleştirmek

Elif Çınar

Geçtiğimiz haftalarda Cumhuriyet Kitap Eki'nde Asuman Kafaoğlu'nun Devamı Hayat adlı roman hakkında bir tanıtım yazı yayınlandı. Bir eser hakkında niye yazı yazılır? İncelemek, eleştirmek, tanıtmak... Yazara artısını- eksisini göstermek, eserin ya da yazarın edebi açıdan diğer eser ya da yazarlardan farklı kimi özelliklerini ya da onlarla aynılıklarını belirlemek, okuru da bu üretimin içine alıp ona, okuduğunu değerlendirebilme ve yeniden üretme konusunda yol göstermek, okurun beğeni düzeyini yükseltmek, yazarı nitelikli ürünler vermeye zorlayacak bir okur kitlesi yaratmak gibi pek çok neden sıralanabilir. Romanda anlatılanları pek beğenip yazarın demek istediğini onaylamak, heye heye, valla aynen öyle, demek için, eseri edebi açıdan inceliyormuş gibi yapıp sosyal, siyasal, psikolojik, felsefi kimi tespitlerde bulunmak için ya da şakşakçı kitlesi yaratmak için de...

Kitap tanıtım yazılarında sık sık rastladığımız 'çok akıcı bir anlatım.' 'çok akıcı bir olay.', 'çok akıcı bir dil.'... gibi cümleler bu yazıda da kullanılmış. Kişisel görüş ve beğeniden öteye gitmeyen dolayısıyla hiçbir işlevi olmayan cümleler kurmanın esere, yazara, okura, 'yazın sanatı' na ne tür bir yararı olur? Çok akıcı bir dil demek ne demek mesela? Sözcükleri okurken al şu takatukaları takatukalatmak için takatukacıya götür tekerlemesindeki zorlanmayla karşılaşmayacağız demek mi? Çok akıcı olması neyin göstergesidir? 'Çok akıcı bir dil'i olmayan yapıtlar için, sözgelimi, Cüce için nasıl bir değerlendirme lâzım gelir?

Romana ilişkin bir şey yazamayacağım. Çünkü okumadım. Okumayacağım da. 12 Mart, 12 Eylül dönemlerini konu alan pek çok roman yazıldı, sinema filmi yapıldı. Kafaoğlu bu dönemi konu alan romanlarla ilgili olarak, "Birbirlerinden farklı tanıklıklar kuşkusuz bakış açımızı zenginleştiriyor" dese de 12 Eylül dönemini anlattığı öne sürülen roman ve filmlerin konusu hemen hemen birbirinin aynı. Ülkenin ekonomik, siyasal, sosyal koşulları, yola çıkış nedenini yaratan koşullar yer almaz eserde. Yola çıktından sonra yaşananlardır anlatılan. Egemenliği elinde bulunduranlar iktidarlarını korumak için gençlik hareketine karşı kusursuz örgütlenmiş, işlerini eksiksiz tamamlamışlardır. Gözaltılar, sorgulamalar, cezaevinde yaşananlar, yapılan işkenceler, zorbalık, zulüm... Roman, ya da film kahramanları çıktıkları bu yolda karşılarına dikilen güç karşısında çaresiz kalırlar. Bir sorgulamaya, iç hesaplaşmaya girişirler. Sonunda yenik, yılgın, edilgin, kayıtsız, karamsar... kendi kabuklarına çekilir ya da intihar ederler. Devamı Hayat'ın farklı yanı, yine Kafaoğlu'nun yazdıklarından anlıyoruz bunu, illegal örgütlerin birey üzerinde yarattığı tahribatı anlatılıyor olması. 12 Eylül döneminde romanlarda anlatılan olaylar yaşanmamış mıdır, yaşanmıştır. Ama yaşananlar bunlardan ibaret midir? "Kaçak yaşadık, isim değiştirdik, şüphe duyduk, bocaladık, korktuk, sevdiklerimizden ayrı düştük, cezaevlerine girdik, işkence gördük... Zaten çökmekte olan çürümüş bir dünyanın çöküşünü hızlandırmak, yeni doğacak olanının doğumuna yardım etmek için yola çıktık. Tekrar deneyeceğiz. Bizim için kalanı da mücadele..." diyen bir kişi bile olsa onu nereye sakladı bu roman ya da romanlar, film senaryoları? Aynı bakış açısıyla, aynı olayları farklı biçimlerde tekrar tekrar yazmak zenginlik midir? Romanların birbirinden farklılığı nerededir?

Asuman Kafaoğlu, "roman 12 Eylül dönemini anlatıyor," diyor ama Kafaoğlu'nun yazdıklarına bakılırsa, "Hergün banyo yapardık..." "Ne banyosu oğlum, biz içmeye su bulamazdık..." türünden askerlik anıları kıvamında bir anlatı demek daha doğru olur. "Bir dönemde geçen bir ya da birkaç olayı anlatmak" ile "bir dönemi anlatmak" birbirinden çok farklıdır. Yazar, kendisine ait olmayan, yani kurgusal olmayan, tüm topluma mal olmuş bir dönemi ele alıp anlatmaya karar vermişse o dönemde ülkenin içinde bulunduğu koşulları bütün uzantılarıyla, birbiriyle olan bağlarından koparmadan bir bütün olarak ele almalıdır ve nesnellikten bir milim bile sapmadan yapmalıdır bunu. Kişinin kendisinin ya da çevresindeki birkaç kişinin tanıklığından yola çıkarak anlatılamaz dönemin kendisi. Anlatılırsa da askerlik anısı kıvamında bir anlatıdan öteye geçemez anlattıkları. 12 Eylül'ü ve sonrasını anlatan ne kadar belge, fotoğraf, haber, inceleme, araştırma varsa hepsinin ortadan yok olduğunu ve yeryüzünde bir tek Devamı Hayat romanının kaldığını düşünelim. Gelecek geçmişte yaşanan bir dönemi Devamı Hayat'tan öğrenecek! Yazar, dönemi anlattığını iddia edebilir. Asuman Kafaoğlu da bunu iddia ediyor.

Şöyle diyor Kafaoglu, "... Roman ilk sayfasından itibaren okuru paranoyak düşünceleri tetikleyecek olaylar zincirinin içine sokuyor... Okur, takip edilmek ve sorgulanmak korkusuyla güvensizlik hissini anlıyor." Şunu düzeltmek ya da birbirine kariştirmamak gerek: 'güvensizlik hissi' ile 'güvende olmama' ayrı şeylerdir. 12 Eylül döneminde insanların yaşadığı şey güvensizlik hissi değil, güvende olmama durumudur. Gerçekte var olmayan şeyler varmış gibi düşünülüp sonra da bu düşünceden korkulması anlamı taşıyor Kafaoğlu'nun anlatımı. İnsanın kendi kendine yarattığı bir duygu değil, karşı karşıya geldiği bir gerçekliktir o dönemde yaşanan. Yazının devamında Kafaoğlu da açıklıyor bunu, "...içinde bulunulan sahneler İstanbul'un bildik sokakları ve evleri, yaşanan günler ise 12 Eylül sonrasının baskıcı ortamı." Hem açıklıyor, hem de ısrarla paranoyadan söz ediyor. '12 Eylül sonrasının baskıcı ortamı' derken yönetimi ele geçiren darbecilerden söz ediliyorsa 'baskıcı' sözcüğü çok yetersiz kalıyor o dönemi tanımlamak için) insanın ruh sağlığının değil, canının sağlığının söz konusu olduğu, sokağa çıkma yasağına uymayanın oracıkta vurulup düşürüldüğü bir dönem. Paranoyadan söz ediyor çünkü konuyu insanın ruh sağlığına getirecek. 12 Eylül sonrasının baskıcı ortamı derken sokağa çıkma yasağına uymayanı oracıkta vuran yönetim değil, illegal örgütler kast ediliyor. Roman ne diyor, bilmiyorum ama Kafaoğlu güvensizliğin, şüphenin, korkunun, paranoyanın kaynağı, illgal örgütlerin yöntemleridir diyor.

Akşam yatarken, eve hırsız girebilir düşüncesiyle tedbir alıp kapıyı kilitlediğimiz, karanlık, tenha bir sokakta yürürken, bir inşaatın ya da boş bir binanın önünden geçerken biri tutar gırtlağıma bıçağı dayar, buradan gitmeyeyim deyip yolumuzu değiştirdiğimiz için, biri çeker, alır diye düşünüp çantamıza sıkı sıkı sarıldığımız için bizler birer paranoyağız... Paranoya aslında ne zamanımız insanına, ne de 12 Eylül dönemine ait bir hastalık, bizim paranoyaklığımız çok daha eskilere dayanmakta. Yatağımızda mışıl mışıl uyurken birden boşluğa düşüyormuş hissine kapılarak sıçrayıp uyanıyor olmamız genlerimize işlemiş ata mirası paranoyamızdır. Bizim paranoyaklığımız atalarımızın ağaçlarda ikame ettiği günlere, aşağı düşüp vahşi hayvanlara yem olma, kafasını gözünü yarma korkusuyla uykusunda bile tetikte olmak zorunda kaldığı günlere uzanıyor. Ama atalarımız "vay şu hayvan böyle ısırdı, öteki böyle kopardı..." diye mızırdanmamış. Bu korku onların yaşamlarını sürdürmesine engel olmamış. Onlarla baş edebilmenin yollarını aramak zorunda kalmışlar ve bu nedenle bilumum alet edevat takımı icat etmişler. Hangi birini yazmalı. Bugün onların icat ettiği simgeleri kullanıyoruz mesela. Onlardan aldığımız mirasla harfleri yan yana dizip düşüncelerimizi sıralıyoruz. Yazıyı kullanıyoruz. Sırf bundan sebep bu mirası canımızın istediği gibi, işimize geldiği gibi kullanmamayı borçluyuz hem geçmişe, hem bugüne, hem de geleceğe.

Kafaoğlu şöyle devam ediyor, "Roman kahramanı Kemal, İstanbul'da 70'li yıllarda büyüyen çoğu yaşıtı gibi üniversitelerde hâkim olan politik havaya kendini kaptırmış bir gençtir." Bu cümle romandan alıntı değil, Kafaoğlu'nun anlatımı. 'kaptırmış' sözcüğünü Kafaoğlu seçmiş. Dönemin gerçekliğini yansıtsın ya da yansıtmasın roman, daha doğrusu yazar 'o dönemde bu böyle olmuştur', diyebilir. Kim ne karışır? Romandaki bu tespiti kesin bir gerçeklikmiş gibi kabul edip 'heye heye, aynen öyle' diyerek noktayı koyuyor Kafaoğlu. Kafaoğlu'dan, ki madem yazın sanatı köşesinden edebi metinleri irdeliyor, döneme dair değil ama romana dair şu tür tespitler, eleştiriler yapmasını beklerdik, yani bir okur olarak, ben şahsen beklerdim, 'roman kahramanı tutkulu bir insan değil. Bir zorlukla karşılaştığında sorunun üstesinden gelmeye çalışmıyor, isteklerinden vazgeçiyor. Yazar, önermesini doğrulamak ya da kanıtlamak için çok iyi bir karakter seçmiş. Kemal karakterini çok başarılı çizmiş çünkü bu özelliklere sahip bir karakterin yaşayacakları ancak bunlar olabilirdi,' yahut, 'şu özellik bu davranışla tezat oluşturmuş, şu buraya şu nedenle iyi oturmuş...'. Kafaoğlu, daha ziyade Kemal'e acıyor, yazık olmuş çocuğa diyor. Sanki Kafaoğlu'nun amacı romana ilişkin bir şeyler söylemek değil, 12 Eylül dönemindeki örgütlerin tutumunu irdelemek. Bunu neden doğrudan yapmıyor? Biz okurlara neden bir roman tanıtımı, eleştirisi vs. okuduğumuz yanılsaması yaşatıyor. Madem o öyle yapıyor, biz de onun taktiğini uygulayalım.

Kemal çoğu yaşıtı gibi kendini politik havaya kaptırmış. Peki politik hava nereden peydahlanmış. Tavuk mu yumurtadan çıkmış, yumurta mı tavuktan çıkmış? Yoksa dış mihrakların bir oyunu falan mıymış? Yani, Kemal, oturup düşünmemiş, yaşadığı dönemde olup bitenleri sorgulayıp bir çıkarımda bulunmamış, bir seçim yapmamış, tarafını belirlememiş. Kuru bir yaprak misali akıntıya kapılmış. Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına deyip rüzgar nereden eserse o tarafa savrulmuş. Kemal, günümüz Türkiye'sinde yaşayan bir karakter olarak ele alınsaymış Popstar, Gelinim Olur musun vb. gibi yarışmalara, talk şovlara veyahut futbolcular furyasına kapılabilirmiş, bir sorunla karşılaştığında mücadele etmek yerine vazgeçen biri olduğu için oralarda da hüsrana uğrayabilirmiş. "...Gerçekte sinemaya ilgi duyar ama cebindeki parasının hesabını yapmaktan ve o günlerde peş peşe kapanan sinema salonlarının sorunlarından bu zevkini geliştirecek ortamı bulamaz. Arkadaş çevresiyle de sanat konuştuğunda, fazla özel duygularını anlatmaktan korkar ve bu yüzden kısa zamanda bu konuşmalardan da vazgeçer." Kafaoğlu'nun alıntıladıklarından çıkardığımız kadarıyla, Kemal, kendi kişisel istekleri için bile olsa bir zorlukla karşılaştığında mücadele edemeyen, vazgeçen bir insanmış, Vazgeçmek romantizmdir. Kemal baştan yanlış yapmış. Kemal kendi doğasına aykırı hareket etmiş. Kemal kendine yazık etmiş.

Kafaoğlu, romanı okurken bir yandan da Çin filozoflarından Chuang Tzu'yu okuyormuş. Taoist felsefeye göre insan kendi doğasının tersine bir akıntıya kapıldığında felaketlere yol açarmış. Bu da Kafaoğlu'nun anlatımı. Okuduğu kitabın bu bölümünü alıntılamamış. Üşendi yahut da sayfası dar geldi diyelim, bkz. falanca kitabın, falanca sayfasına, diye bir not düşseymiş biz de okur, felsefi bir iki şey öğrenirdik. Kafaoğlu, burada da 'kapılmak' sözcüğünü seçmiş. Yazarın önermesini felsefi bir düşünceye dayandırıp böylelikle de yazarın önermesini doğrulamış oluyor. Niye? Felsefenin, bilim adamlarının... desteğini almadan roman kendisi başaramıyor mu bunu? Yalnız, burada bir belirsizlik var, Kafaoğlu'nun ne dediği açık. İllegal örgütlerin yöntemleri insanların ruh sağlığını olumsuz etkiler onları paranoyak eder, diyor, bunu anladık. Belirsiz olan, Taoist felsefe. Bu felsefe bir toplumda yaşayan insanların o toplumu yönetenler tarafından yoksul, işsiz, aç, gelecek güvencesi olmadan, sefalet içinde yaşatılmalarını mı insan doğasına aykırı buluyor ve bunun felaketlere yol açtığını savlıyor; sefalet içinde yaşayan insanların bu adaletsizliği ortadan kaldırmak için giriştikleri mücadeleyi mi, yoksa düşüncelerini özgürce ifade etmelerini, örgütlenmelerini engelleyen, iktidarlarının tehlikeye girdiğini anladıklarında hedef saptırmak için böl-parçala-yönet taktiğinden hareketle sağcı-solcu kavgasını körükleyip halk çocuklarını birbirine kırdıran ve ortaya çıkan sonucu da kendi lehine kullanarak bu gidişe son vermek için darbe şart diyerek önüne kattığını silindir gibi ezen, insanı insanlıktan çıkaran faşist yönetimlerin kullandığı yöntemleri mi insan doğasına aykırı buluyor, yoksa örgütlenmek yasak olduğu için bunu illegal yollardan yapmak zorunda kalanların yöntemlerini mi? Eğer yönetilenlere zulmeden yönetenleri ve onların faşizan yöntemlerini insan doğasına aykırı buluyorsa Taoculara ne hacet, bizim de özlü sözlerimiz var. Kaynayan kazan kapak tutmaz sözü doğrudan anlatır bunu. Kazanın kapağına uygulanan basınç ne kadar güçlü olursa olsun, altı yandığı sürece içerdeki basınç kapağı kaldırıp atacaktır. Taocu felsefe, yahut Kafaoğlu buna bir felaketin eşiğine gelinmiştir diyebilir. Doğrusu 'bir devrimin eşiğine gelinmiştir' olmalıdır. Bkz. insanlık tarihi.

Kafaoğlu, "Romanda birkaç tür baskı var. Birincisi bir devrimcinin aşık olmasına ya da çocuk sahibi olmasına engel yaratan baskı..." , diyor. Birincisi, bir insanın aşık olmasına kişinin kendisi de dahil hiç kimse engel olamaz, aşkın yaşanmasına engel olunabilir ancak. Bu yasaklama romanda Kemal'in başına mı geliyor bilmiyoruz ama eğer öyleyse, Kemal'in kişilik özelliğini Kafaoğlu'dan öğrendiğimiz için uzun uzun çözümleme yapmamıza gerek yok; Kemal karakteri aşkını yaşayamamıştır, doğrudur, vazgeçmiştir diyebiliriz ve aşkına sahip olamayan doğaldır ki çocuk sahibi olmayı da göze alamayacaktır. "İkincisi ise yakalanma ve sorguya çekilme korkusuyla kişinin kimliğini saklaması. Bu tür bir baskı zamanla insanın kişiliğini yitirmesine neden oluyor. Örgütün verdiği bir ismi kullanarak kendi ismini, kişiliğini, geçmişini unutmaya başlıyor." Evet, ama öyle olsaydı gurbet ellerde, gavur memleketinin sokaklarında "ben kimim?, neyin nesiyim? Ne yer ne içerim?... " gibi beyhude sorularla, şaşkın ve avare dolaşır dururdu Abdullah Çatlı ve sahte kimliklerle yurt dışına 'kaçan' adını sayamayacağımız onlarcası. Çatlı ne geçmişini unuttu, ne bir şey. Mehmet Özbay kimliğiyle ve de dostlarıyla ve tabii Mercedes'iyle Susurluk yollarında geziniyordu. Tersi söz konusu olsaydı, yani romanda roman kahramanları sahte kimlik değil de gerçek isimlerini, gerçek kimliklerini kullansalardı ve bu defa da kimliklerini saklamadıkları için baskıya maruz kalsalardı, söz gelimi, Rojda, Zilan, Rozerin olsaydı isimleri ve bu isimler yüzünden haklarında dava açılsaydı, baskıya maruz kalsalardı onların psikolojileri nasıl etkilenirdi bu baskıdan, Kafaoğlu bu konuda da bir iki söz edip bizi aydınlatsa ne iyi olur. "Ayrıca kaçak yaşam sürekli yer değiştirmeyi, farklı evlerde yaşamayı gerektirdiği için çevresinde de kalıcılık yaratmıyor." Bu cümlede bir anlatım bozukluğu var ama bunu işin ustalarına bırakıp cümlenin içeriğiyle ilgilenelim. İşte bu duygunun, hiçbir yere ait olamama duygusunun ne demek olduğunu, küçük bir azınlığı saymazsak, bu ülkenin insanı çok iyi bilir. İşsiz kalındığında, ki bu ülkenin-o küçük azınlığı saymazsak- insanı çok zaman işsiz kalır, ev kirasını ödeyemediği zaman, hatta ev sahibine yakalanmamak için gecenin bir yarısı, bir ayda dört, hatta bazen beş kez ev ve semt değiştirdiği olur. Köylerinden göç ettirilip farklı yaşamlara zorlananları da eklemek gerek.

"Bu düşüncelerin hiçbiri roman içinde paranoyak bir zihnin ürünü gibi durmuyor... aksine şüphelerin hemen hepsi çok yerinde ve gerçekçi..." deyip konuyu yeniden paranoyaya getiriyor Kafaoğlu. Hatırlatmaya çalışalım, kafasını kaşımak için elini havaya kaldırsa zafer işareti yaptı diye göz altına alınıyordu insanlar. Her on kişiden dokuzu sivil polisti. Okulun duvarına 'BARIŞ' yazdı diye ilkokul öğrencisi küçük bir çocuk gözaltına alınmış, günlerce hangi örgüte üye olduğu sorgulanmıştı. Hatırlamıyor mu Kafaoğlu, o dönemde yaşanan korkuların, şüphelerin paranoyak bir zihnin ürünü olmadığını, şüphe ve korkuya neden olan bir zulmün yaşandığını. Hiç farkında olmadan geçmiş zaman eki kullanmaya başlamışım. Oysa daha birkaç gün önce sokak ortasında katledildi on iki yaşındaki Uğur Kaymaz.

"Öztoprak, ülkenin şizofreni dönemini bir kişinin benliğinden yansıtmış." , diyor Kafaoğlu. Bu değerlendirmeyle beğenisini dile getiriyor. Bir roman ya da yazarı için bu cümle bir beğeninin değil bir eksikliğin dile getirilmesi olarak algılanmalı. Çünkü bütünden koparılmış bir parça artık o bütüne ait değildir, bütüne ait bir şey söylemez. O başka bir şeydir ve sadece kendinde olanı yansıtır. Dönemi bir bütün olarak görmek, bunu romanda anlatmak çok zahmet, çok emek gerektirir. Hoca misali, orası karanlık diye yüzüğü ahırın dışında aramaktır öbür türlüsü. Kolay olanı yapmaktır.

"Ülkenin şizofreni dönemi", diyor Kafaoğlu. Dönemi 'faşist yönetimli', 'sıkıyönetimli' vs. olarak anmak hep aynı bakış açısıyla bakmaktan kaynaklanıyor. Ülke insanın yaşadığı psikolojik rahatsızlığın sorumlusu bu yazıda, Tzu'nun felsefesiyle de tescillenerek illegal örgütler olarak tespit edildi. Kafaoğlu, farklı bir bakış açısı sundu bize. Bugünü adlandırmak istesek nasıl adlandırabiliriz? Bilim adamı olmadığı halde bilimsel açıklamalar yapanların, en ufak bir sallantıda yerle bir olan binalar inşa edip kendini inşaat mühendisi sanan rantçıların, burnumuzun dibinde bir vahşetin yaşandığı, hemen yanı başımızın dinamit deposuna döndüğü, binlerce insanın öldürüldüğü; işten atmaların, grevlerin, en ufak bir hak arama mücadelesinde gaz bombasına, copa maruz kalanların; hastanede rehin tutulanların, açlığın, fuhuşun, hırsızlığın giderek arttığı günümüzde 'Erkekte Sertleşme Sorunu' yazı dizisi hazırlayıp kendini gazetecilik yapıyor sananların, sihirbazlara özgü bir meziyetle sıfırları ortadan kaybedip kendini iktisatçı sananların, sanatsal hiçbir üretimde bulunmadığı halde kendini sanatçı sananların, bulutlar istediği yere gidiyor diye kendini özgür bir ülkede yaşıyor sananların yaşadığı bir döneme ne ad versek yakışır?

"Yakın tarihimizin çok sayıda romana konu olması ayrıca sevindirici bir olay." , diyor Kafaoğlu. Yakın tarihimizin çok sayıda romana konu olması bir 'olay' mıdır? Ve ne bakımdan sevindiricidir, açıklamadığı için bilemiyoruz. "Birbirlerinden farklı tanıklıklar kuşkusuz bakış açımızı zenginleştiriyor", deyip sonlandırmış yazısını. Evet, çok zenginleştiriyor. Bu tür yazılar sayesinde at gözlüklerimizi çıkarıp attık. Gepgeniş bakıyoruz dünyaya. Artık o korku dolu, şüphe dolu, güvensizlik hissi dolu, paranoyalı günler geride kaldı diyoruz. O günlerin anlatıldığı romanları okuyunca halimize şükrediyor, o günler gitsin de bir daha gelmesin diyoruz. Çok şükür güvene, huzura kavuştuk diyoruz. Hele üniversite gençleri, öyle güvendeler ki! YÖK'leri üniversite gençliğini o kaka paranoyadan koruyor. İşçi gençlik avansını, maaşını alır almaz soluğu barda, pavyonda alıyor. Ne korku, ne güvensizlik, ne paranoya... İçip içip güzelleşiyorlar. İşsiz gençlik eskisi gibi kahvelerde zaman öldürmüyor. Artık internet cafeleri var onların. Evden kimi zaman yalvar yakar, kimi zaman kavga dövüş kopardıkları harçlıklarla derhal bir jöle alıp saçlarını reklâmlarda gördükleri yaşıtlarının saçlarına benzetmek için itinayla şekillendirdikten sonra soluğu internet cafelerde alıyorlar. Bütün gün yarışlar, savaşlar... Dünyalar kurup dünyalar yıkmaktalar. Parmakları yanlış komut verdiğinde ya da komut vermekte geç kalıp savaşı kaybettiklerinde "Tüh la, boş bulunmaya gelmiyor. ...tiğimin uzay gemisi, falanı filanı, nasıl kodu bize!", gibi tepkiler vererek stres atıyorlar. Çok değil, bir on yıl sonra sen, ben, bizim oğlan misali üç beş kişi kalacağız. Yazdıklarımızı bizden başka okuyan bulamayacağız. Olsun, toplum paranoyak olmasın da!

Egemen güçler ve onların temsilcileri toplumun ruh sağlığını korumak maksadıyla kimi sosyologlara, psikologlara danışaraktan bir dizi tedbirler aldı. 'Ay sonunu getiremiyoruz. Çoluk çocuk işsiz. Geleceğimiz belirsiz. Çalışan biziz, acımızdan ölen gene biziz. İki yakamız niye bir araya gelmiyor. Kazandığımızı kim yiyor...' gibi kafa yoran, insanı paranoyaya sürükleyen düşüncelerden uzak tutmak için neler yapılabilir, elbirliği ile çalışmaktalar. Azıcık sesini çıkarana kırk katır mı, kırk satır mı sorusu yöneltilirken, ses biraz fazla çıktı mı, medya tekellerinin arşivlerinden 12 Eylül dönemine ait görüntülerin çıkarılması ve yayınlanması salık veriliyor. Ve buna ek olarak ülke halkını oyalayacak uyuşturucu mahiyetinde, insanı salaklaştıran ve dolayısıyla kendini bile unutturan programlar yapmaları isteniyor. Önceleri Brezilya dizileriyle başlanılan bu uygulama daha sonra yerli pembe diziler, tartışma, yarışma, magazin programlarıyla zenginleştirildi. Yaseminin penceresini, ünlülerin çiftliğini, kaynananın gelinini, anadolunun ateşini, popun starını, haftanın şıkını izleyen ülke insanı programın belirlediği iletişim şekline göre zaman zaman telefon bağlantılarıyla tartışmalara katılarak, zaman zaman oy vermek suretiyle aktif, müdahaleci, sorunlara duyarlı hale getiriliyor. Bu arada, egemen güçler ve onların temsilcileri içleri rahat kendi işlerine koyuluyor. Yepyeni, gıpgıcır yasalar çıkarıyorlar, anlaşmalar yapıyorlar. Yaptıkları icraatlara işçiden, emekçiden yana örgütler, işçilerin memurların ekonomik, siyasal, sosyal için mücadele eden sendikalar da itiraz etmese temelli rahatlayacaklar. Onların kapısına kilit vurdular mı hiçbir sıkıntıları kalmayacak. Örgüt, sendika falan deyince Kafaoğlu 'yine mi paranoya!' diye düşünüp üzülebilir. Hiç üzülmesin, şimdilik korkacak bir şey yok. 12 Eylül faşizminin sindirdiği ülke insanı örgütlü olmanın bedelini öyle ağır ödedi ki ve o dönemi anlatan romanlar, sinema filmleri mücadele etmenin boşunalığını, hiçbir şeyin değişmeyeceğini öyle çok, öyle çok anlattılar ki, bunları okuyup izleyen 80 sonrası kuşak suya sabuna dokunmadan yaşamak gerektiğine inandı. Sokağa çıkmak, örgütlü olmak, mücadele etmek demode oldu.

Örgütlü olanların çoğu da örgütlü olmanın önemini bilmiyor henüz. Örgütlerinin aldığı kararlardan, yapılan eylemlerden haberi olmayan, örgütünün adresini bilmeyenler var. Sendikalarında çaylarını yudumlarlarken sayısal loto ve bilumum şans oyunları kuponları dolduruyorlar. Yemek tarifi verenler, tırnaklarını kesenler, anket yapanlar, kozmetik ürünler pazarlayanlar, arkadaşına küsüp sendikasına gitmeyenler, çevrelerindeki nesnelerle, kullandıkları eşyalarla sağlıklı ilişki kuramayanlar(bir metre uzağında birkaç kültabağı dururken çay tabağına sigara söndürmek vs. gibi), herhangi bir pastanede, kafede rastlanılabilecek geyik muhabbetleri yapanlar, ezberledikleri üç-beş politik cümleyi tekrar edip böylelikle tartıştığını ya da çevresindekileri bilgilendirdiğini sananlar... seksen gün tatil yapan, ülkenin muhtelif bölgelerine gezilere, memleketine elma toplamaya giden, bir odaya çekilip sendikanın telefonunu kullanarak saatlerce özel görüşme yapan yöneticiler var. Tüm bunları görünce insanın romantik olası geliyor. Romantikleşince, Öztoprak gibi, kendi tanıklığımızdan yola çıkaraktan günümüz sendikal mücadelesi kendi gördüklerimizden ibaretmiş gibi yazmak kolay. Sendikal mücadelenin ne olduğunu bilen ve bu yolda mücadele eden, toplumsal çıkarları kişisel çıkarların önünde tutan, eşit, özgür, demokratik bir ülke, savaşsız, sömürüsüz bir dünya için çalışanların var olduğunu gözardı edip romantikleşmek kolay. "Umutsuzluğa düşmek isteyenler, günlük yaşamımızda, yeterince, hatta yeterinden de çok neden bulabilir... Umutsuzluk felsefesinin bir dünyanın çöküşüne ve kültürün yıkılışına göz yaşı döktüğü yerde Marksçılar yeni bir dünyanın doğum sancılarını gözler, bunları hafifletmeye çalışır, doğuma katkıda bulunur.", diyor Lukacs. Çoğunluk çürümekte olan bu sistemin değer yargılarından, sistemin dayattığı kültürden etkilendiği için henüz mücadeleye katılmasa da, katılanların birçoğu henüz örgüt bilincine, sınıf bilincine sahip olmasa da yapılan bunca yıldırma politikalarına, baskılara; duyarsız, bencil, kolaycı bir toplum yaratma çabalarına ve bunda da hayli başarılı olmalarına karşın ülkede eylemsiz bir tek gün geçmiyor. Çünkü koşullar bunu dayatıyor. Tarihsel eğri romantikleri değil Lukacs'ın sözlerini doğruluyor.
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr