kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Doğunun Dağları Kadife Kaplı

Tekerlekizi Bisiklet Grubu

Tank paleti, asker postalı, gerilla çorabı ve bisiklet tekerleği ve bu tekerleğin izi, TEKERLEKİZİ BİSİKLET GRUBU. Bağımsız, hiçbir kurum-kuruluş cenderesine sıkışmadan, yüreği ve aklıyla hareket eden altı insanız. Bu sefer gönlümüz doğuya düştü. 95'ten beri yollardayız.Bundan önce iki uzun tur daha gerçekleştirmiştik.İlki İzmir-Mersin (Akkuyu) 1995 'Anti Nükleer Bisiklet Turu', ikincisi Sinop-Rize (Çamlıhemşin) 1999 'Fırtına Vadisinden Elini Çek!' bisiklet turu. Bu ise 3. turumuz. 2000 Eylül'ünde projeyi Vedat aklımıza düşürdü. Yapılacak gibi gelmedi. Önceki turlarda olduğu gibi...

Mayıs sonu geldiğinde o kıpırtı içimde yine başladı. Gitmek. Kendimi yollara vurma isteği .Onca anlamsız koşturmaca ve kuklalıktan sonra, bedenimi ve varlığımı tekrar hissetmenin zamanı. Yol çağıyordu beni...

Proje basit. Van Gölü etrafını Vedat ve ben bir haftada pedallayacağız. Boşa pedal basmaktan, sadece kendi içimizi yıkamaktan hiç hoşlanmadık. İçimizle birlikte taze beyinleri sulamak amacımız. 230 kg kitap kaç koyuna, kaç kalıp otlu peynire ve kaç adet ahlat taşına karşılık gelir?

Üç kişiyiz bu sefer. Diğerleri işten, güçten fırsat bulamadı. Belki de yaşam yakalarını bırakmadı kim bilir? Biz hiç küçümsemedik kendimizi. Hep bildik gücümüzü ve nereden geldiğini bu gücün. Kitap toplayacaktık. Etrafımıza haber saldık. Sadece kitap istiyorduk. Okunası kitaplar. Biliyorduk, kimi evinin tozunu ve vitrinindeki fazlalığı raf açılsın diye gönderecekti. Biz sabırlıydık. Her şeyi kabul ettik. Bizim evde topladık kitapları. İşe yaramayanları ayıklayıp koliledik Figen,Vedat ve ben. Ben Devrim...

En büyük destekçimiz Bilim ve Sanat Kitapevi'nden Mehmet ağabey. İki koli kitap verdi. Bu çaba için yaşam bize üç hafta izin vermişti. Toplayabildiğimiz 230 kg kitaptı. Bu kitapları Van'a nasıl göndereceğiz? Vedat birkaç telefon ve faks'la sorunu çözdü. THY kargoda bize 250 kg kontenjan ayırdı. 21 Haziran sabahı, önce kitapları Ankara semalarından saldık gökyüzüne Van'a doğru, ertesi gün de kendimiz çıktık yola. Hedefimiz Van..

Doğuya ilk gidişim. O anlatılanları, zorla izlettirilen ve yazılanları bir kenara iteceğim belleğimden. Yeni görüntüler, sesler, diyaloglar, kokular ve dokular kaydedeceğim kendi algılarıma. TV ekranı, gazete kağıdı olmadan. Acılara dokunmamız imkansız zamanlarımız örtüşmüyor. Bizim tekerleklerimizin geçtiği yerlerden asker postalı, gerilla çorabı geçmişti.

Heyecanla uçaktan dağları izliyoruz. Hızla geçiyoruz kentlerin üzerinden, doğuya yaklaştıkça fark ediyorum, doğunun dağları kadife kaplı sanki. Van Gölü'nden önce Nemrut Krater Göllerini görüyoruz. Ve Van Gölü. İnanamıyorum. Şekli aynı haritadaki gibi. Oysa Ankara'dan ötesi bizim için olağanüstü alacakaranlık kuşağı öykülerinden ibaretti. Şimdi ise dağların üzerindeki kadife örtüye dokunacağız nerdeyse.

Yere indik. Şaşkınız. 100.Yıl Üniversitesi bu kadarını yapmış olamaz. Havaalanında bir grup var. Hepsi el pençe divan aynı hizada. Oysa biz basit bir bisiklet grubuyuz. Tamam Van Gölü Turu'na kadar iki uzun tur yaptık. Fakat biz bu adamları ve temsil ettikleri kurumları protesto etmiştik. Hadi madem buraya kadar gelmişler, bir hizaya da geçmişler büyüklük bari Tekerlekizi'inde kalsın dememize kalmadan uçağın kapısından inen bir toraman, adamların ellerine ve gelen basın mensuplarının görüntülerine yapıştı. Ve bir büyük bakan halkıyla buluştu. Bu kalabalığı geçip içeri girdiğimizde kendi halkımızla karşılaştık. Nalan hanım* ve Bülent hoca** güleç yüzleriyle bizi kucakladı. İlk karşılaşma benim kafamdaki acaba sorularını silmeye yetti. Bu sanırım bir yolcu tecrübesi.

Hiç bilmediğiniz bir yere gittiğinizde, sizi tanımadığınız birileri karşıladığında, bir elektrik hissediyorsunuz. İçinizde yüreğiniz ve beyninizin ürettiği bir elektrik oluşuyor. Bu elektrikle ya güç buluyorsunuz ya da güçsüzlük. İşte biz Van'a ilk ayak bastığımızda Nalan hanım ve Bülent hocadan bu gücü aldık.

Her şey ayarlanmış Nalan hanım bir profesyonel. Bizim düşünemeyeceğimiz ayrıntıları düşünüp organize etmiş turu. Basın açıklaması, Yücel bey*** ile yemek, kalacak yerlerimiz.... 100.Yıl Üniversitesi basından takip ettiğim kadarıyla bana kara, kapkara görünüyordu. Fakat Nalan hanım ve Bülent hoca ile karşılaşır karşılaşmaz aydınlık vurdu yüzümüze. Bu aydınlık Yücel bey ve Zühre hanımla**** devam etti. Artık 100.Yıl Üniversitesi'nde yurdunu ve halkını seven aydınlık yüzlü insanlar var.

Öğle yemeği yiyoruz. Temkinliyim. Acaba akademik kariyer duvarına çarpacak mıyız? Rektör ceketini çıkardı, kollarını sıvadı ve törensellikten uzak bir şekilde ekmek banarak salataya saldırdı. Acaba sorusu silinip gitti. Sohbet oldukça keyifli. Bize yapılanlardan ve yapmayı istediklerinden bahsediyorlar. 100.Yıl Üniversitesi'nin yönetimini devraldıktan sonra düzenledikleri sosyal, kültürel, bilimsel toplantıları ve çalışmaları anlatıyorlar. Şaşırıyoruz. Karşımızda alternatif sporlardan bahseden bir rektör, kamp yapmayı seven bir rektör yardımcısı ve bisiklete binen basın danışmanı ve dekan yardımcısı görünce... Futbolun dışında sporları duymak ne güzel. İyice uzaklaşıyoruz televole kültüründen...

Yücel bey ve ekibi, Van ve 100.Yıl Üniversitesi'ni, daha doğrusu bu ülkenin Doğu'sunun da gerçekte var olduğunu ve bilim ürettiğini ülkeye ve dünyaya anlatmaya çalışıyorlar... Bizce çok haklılar. Öğrencilerine ve halka kuantum teorisini, geometri ve analitik düşünceyi anlatabilecek insanlar arıyorlar. Bilimi, halkın uzanıp alamayacağı yerden indirip, halkla paylaşmak istiyorlar.

Sabah 05:00 uyandık. Şaşkın ve heyecanlıyız. Yüzünü yıka, çantaları kontrol et, mataralara su doldur...

Bisikletleri yükledik. Çıkış fotografımızı çektik. Hava tahminimizden daha serin ve ilk pedallar kampüs içinden çıkmak için...

İlk gün 90 km basıp Erciş'e varmalıyız. Biraz tedirginiz. İlk günden bu kadar bedeni zorlamak sakıncalı olabilir. Kısa bir süre sonra gölün kıyısından uzaklaşıyoruz. Timar'a kadar gölü göremeyeceğiz. Farkında değildik, su bize moral veriyormuş. Fakat kadife kaplı dağlar arasında ilerlemenin keyfi bambaşka. Bir de hayvan sürüleri ve onları bekleyen köpekler olmasa. Bisikletle giderken, herhangi bir motorlu araçla gittiğinizde fark edemediğiniz ayrıntıları yakalıyorsunuz. Kelebekler asfalt üzerinde uçmadan kanatları kapalı öylece güzel renkleriyle duruyorlar. Doğunun dağları kadife, yolları kelebek kaplı.

Hem dinlenmek hem de Vedat'ın 10 km de bir inen lastiğini tamir etmek için mola verdik. Göl kıyısında lokanta-kahve arası bir mola yerinde durduk. Lastik sorununu çözdükten sonra göle girmeye karar verdik. Su sodalı olduğu için tadı biraz acı fakat bedenimizi rahatlattı. Kahvenin sahibi Halil, sonrasında iki sürahi suyla duş aldırdı bize. Çıkıp giyindik sonra. Vedat çalışma arkadaşlarına mesaj yazıyordu. Halil ve etrafındaki çocuklar Vedat'ın başında durmuş, yazdıklarını heceliyorlardı:

'ben şim-di Van gö-lü-ne gir-miş se-rin-ler-ken.....'

Mısır'daki piramitlerin yapılma nedenlerinden biri de; insanların bu yapıları gördüklerinde kendilerini bu büyüklükler karşında aciz ve güçsüz hissetmelerini sağlamaktı. Sanki Süphan Dağı olduğu yere doğa tarafından aynı amaçla konulmuş. Heybeti karşısında kendinizi küçücük hissediyorsunuz. Göl boyunca hiç yalnız bırakmıyor Süphan sizi. Aslında insanın içinde çok fazla değişen bir şey olmamış. Thales İ.Ö. 6.yy'da Keops Piramidi'ne matematiksel olarak tırmanmak istemiş ve piramidin boyunu bulduğu benzerlik teorisiyle hesaplamış. Şimdi ise doğa severler Süphan'a tırmanıyor..... Timar yakınlarından geçerken yolun solundaki köyde bir kalabalık gördük. Yirmi, yirmibeş erkek dışarıda oturmuş kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Bizi fark edince yola çıkıp, 'Buyurmaz mısınız?'dediler. Gittik. Düğün varmış. Düğün Yemeği ikram ettiler. Yemeklerimizi yerken bir yandan da köylülerle sohbet ediyorduk.

Bir kısmı hiç okula gitmemiş. Bazısı bununla övünüyor. Kimisi ilk okulu yarım bırakmış.

Buraların en büyük sorunu eğitim ve öğretim. Gittiğimiz diğer yerlerde de karşımıza çıkıyor bu sorun. Çalışmak için gittikleri büyük kentlerden yeniden bölgeye ters göç yapmış olanlar var aralarında. Ankara'dan geldiğimizi öğrendiklerinde hemen hepsi '550 kişi'yi soruyor ve o soruş biçimi gösteriyor ki, ellerine fırsat geçerse o 550 kişinin vay hallerine...

Erciş'e vardık. Saat 16:00. Oldukça yorgunuz. Güneş yanıklarımız canımızı yakıyor. Kalacağımız yere; Cumhuriyet Konuk Evi'ne gidiyoruz. Biraz dinlendikten sonra dışarı çıkıyoruz. Hem alışveriş yapacağız hem insanlarla konuşup tanıyacağız coğrafyayı... Çarşıdayız. Vedat bir dükkana girdi, ben dışarıda bekliyorum; dört, beş metre ileride esnaf bir yandan bana bakıp, diğer yandan onüç, ondört yaşlarında bir çocuğu örgütlüyor: 'Git la, hello, de'. Çocuk, yanıma yaklaşıp gülümseyerek 'Hello' diyor. Karşılığında ağzımdan çıkan 'Merhaba' sözcüğüyle donup kalıyor. Esnafa dönerek 'Nasılsınız?' diye sorduğumda; şaşkın birbirlerine dönüp 'la ne güzel Türkçe konuşuyor' diyorlar.

Bir dükkan önüne tabureler çekiliyor, çaylar söyleniyor. Göl kıyısında misafirperverlik had safhada. Konuşmaya başlıyoruz: Günlük sıkıntılar, memleket hali. Doğal olarak herkes kendi düzleminden giriyor konuşmaya.

...önünde oturduğumuz dükkanın sahibi, sıcaktan bunaldığı için işinin başında şort giyebilmek, içkisini tekel bayiinden gizli almamak ve içmek için ilçe sınırları dışına gitmek zorunda kalmamak istiyor. Şoför olan başka biri; araba kullanırken güneş gözlüğü takmak istiyor. ÖSS'ye giren bir genç ise; kız arkadaşı ile rahatça dolaşabilmek, bir pastanede oturup sohbet edebilmek...

Ben ise; ne kadar lüks isteklerim olduğunu fark ediyorum...

Sabah 05:30'dan beri yoldayız. Saat 10:00 ve kahvaltı yapmak için bir benzin istasyonu bulmaktan çoktan vazgeçtik. Ağaç gölgesine razıyız. Sonunda Patnos yol ayrımında karayolları bakım onarım yerine ulaşıyoruz. Bahçesinde altmış yaşlarında bir adam yarım ekmek ve bir domatesle kahvaltı ediyor. Yakınlarda bir benzin istasyonu bulamayacağımızı söylüyor. Bu durumda çay ikramını kabul etmekten başka çaremiz kalmıyor. Tüm sohbetimiz sırasında aklının almadığı o şeyi sorup duruyor bize:

'Sizin arkanızda devlet yoh mudur?'
'Yok dayı, biz kendimiz çıktık yola' diyoruz
'Ben bu işten bir şey anlamamışam!' diye karşılık veriyor o da. Sonra dayanamayıp tekrar soruyor:
'Peki size kimse para vermi mi?'
'Yok dayı, cebimizden ödüyoruz.'
'Ben bu işten bir şey anlamamışam.'

Karayolları bahçesindeki ağaç altında oturmuş, tahta masadaki kahvaltımızı henüz bitirmiştik ki, bir jandarma arabası bitiveriyor. Dört jandarma eri iniyor arabadan. Ellerinde Vedat ve benim adlarımızın yazılı olduğu bir kağıt tutuyorlar. 100.Yıl Üniversitesi'nin isteğiyle bizi koruyup, eskortluk yapmak için gelmiş jandarmalardı bunlar. Böyle bir şeyi hiç tahmin etmediğimizden çok şaşırıyoruz. Tüm yol boyunca bizi izleyeceklerini, polis mıntıkasına geldiğimizde ise izleme işini polisin yapacağını söylüyorlardı. Yol boyunca askerlerle sohbetlerimiz oldu. Bu sohbetlerde dikkat çeken yan; askerlerin bize turistik bilgiler veriyor olması idi.

'Süphan'a çıkın.'
'Ak damar adasına da gidin.'
'Krater gölü var, şelale var oralara da gidin.'
'Aslında buralar güzel yerler, anlatın insanlara gelsinler buralara.'

Askerler de bölgedeki sorunların çözümünü artık sosyo-ekonomik gelişimde görüyorlar. Ancak halk hala çokça çekiniyor onlardan. Bizimle son derece rahat konuşan köylüler, askerleri gördüklerinde rahatlıklarını hemen kaybediyorlar.

Biz önde askerler arkada Adilcevaz'a ulaşıyoruz. Orada yemek molası veriyor ve tekrar Ahlat'a doğru yol almaya başlıyoruz. Ahlat girişinde bizi Ovakışla İlk Öğretim Okulu Müdürü Yalçın karşılıyor. Konaklayacağımız yeri gösteriyor ve ardından bizi Ahlat'ın güzelliklerini görmeye götürüyor. Selçuklu mezarlığı, kümbetler, kale ve camiler... Tarih yanı başımızda sanki... Ertesi sabah Ovakışla İlköğretim Okulu'nu ziyarete gidiyoruz. 'Ovakışla Günlüğü'nün Genel Yayın Yönetmeni Fırat (gazete, okul öğrenci ve öğretmenlerinin ortak ürünü) bizimle röportaj yapıyor. Bu onbir yaşındaki çocuğun sorduğu soruların niteliği bizi şaşırtıyor. Okul Müdürü Yalçın'ın odasında yaptığımız kahvaltının ardından, topladığımız kitapların bulunduğu kolileri açmaya başlıyoruz. Ovakışla İlköğretim Okulu çok amaçlı bir salona sahip olmak istiyor. Bu salonun bir bölümünü kütüphane olarak kullanıyorlar ve yaklaşık 3500 kitaplık bir kütüphane oluşturmayı başarmışlar. Salonun diğer kısmında bir sahne ve oturma grupları olu şturup,öğrencilere ve yöre halkına yönelik etkinlikler düzenlemeyi düşünüyorlar. Bu amaçla; video projeksiyon cihazı ve renkli baskı makinesi alabilmek için Dünya Bankası'nın açtığı proje yarışmasına katılıp, başarılı olmuşlar ve istedikleri desteği elde etmişler. Kütüphanedeki kitapların büyük bir çoğunluğu okumaktan yıpranmış durumda. Bu yıpranmış kitapların bir kısmı bizim götürdüklerimizle yer değiştirdi. Kalan kitapları ise çevre okullara dağıtmayı Ovakışla İlköğretim Okulu üstlendi. Ovakışla Ahlat'a 18 km uzaklıkta bir belde ve buraya 12 köy okulu bağlı. Bu okulların gereksinimlerini Ovakışla'daki öğretmen dostlarımız bildiklerinden Ovakışla İlköğretim Okulu'na gelen kitap ve malzemenin bir kısmını buralara dağıtıyorlar. Okulun gazetesi 'Ovakışla Günlüğü' fotokopi ile çoğaltılıyor. Ancak Dünya Bankası'ndan gelen desteğin bir kısmı ile renkli baskı makinesi alacaklar ve gazetelerini artık renkli olarak kendileri çoğaltacak. Tüm bunlar o okulda görev yapan insanların çabalarının bir sonucu. İnsan bu güzel insanları gördüğünde, ülkedeki onca daralmanın yanında rahat bir nefes alıyor. Yalçın, Mesut, Mahmut, Recep ve Zeynep öğretmenlerin varlığı aydınlatıyor doğuyu... Meraklısı için, www.ovakisla.com adresinden gazete okunabilir, çalışmaları hakkında bilgi alınabilir ve hatta yardım ederek çalışmalara katılabilinir. Ahlat'ta kaldığımız iki gün son derece keyifliydi. Sonraki durağımız Reşadiye Köyü. Yeni adıyla Yelkenli.. Akıllı yöneticiler sorunları köylerin isimlerini değiştirerek çözebileceklerini sanıyorlar. Şekille, içine bakmadan, göz boyayarak ve halklarını tanımamakta ısrar ederek...

Tatvan'a ulaştığımızda kendimizi kötü hissetmeye başladık. Daha önce de söylediğim gibi, yeni bir yere girdiğinizde aldığınız elektirikle ilgili bu. O ana kadar konuktuk; herkes yardımcı olmaya çalışıyor ve herhangi bir karşılık beklemiyordu. Tatvan'da ise, biz ev sahibiydik sanki onlar da konuk. Sürekli talep eden insanlar vardı karşımızda. Herhangi bir şey alabilmek için sürekli isteyen insanlar. Sigara, para ya da ısrarla bez ayakkabılarımızı boyama... Bütün bunların temelinde, bu coğrafyada, Tatvan'ın diğer yerlere oranla daha fazla göç almış olması yatıyordu. Tatvan'da sokakta mendil satan çocukları göreceğimi hiç düşünmemiştim Kızılay'daki gibi... Tatvan'dan çabuk ayrıldık. Kentin havası moralimizi bozmuştu. Belki bunda göl kıyısından bir süreliğine uzaklaşmış olmamızın da etkisi vardı. Dağlar arasına sıkışıp kalmıştık. Bu arada bir batık kredi nasıl oluyor onu da gördük. Süt ve deri fabrikası tabelasının arkasında sadece kolonlarla iskeleti çıkmış bir yapı. İskeleti çık, krediyi al ve kaybol projelerinden biri daha...

Reşadiye köyüne ulaştık. Biraz yorgunuz. Karayolu işçileri yol onarımı yapıyor. Yanımıza gelip bize soğuk su ikram ettiler. Tekerlekizi karayolu işçilerini her zaman sevmiştir. Biz de onlar da asfaltı çok iyi biliyoruz. Nalan hanımla telefonda görüştük. Daha gelmelerine iki saat var. Köy kahvesine gitmeye karar veriyoruz.Temkinliler. Yol boyunca alıştık; onlarınki geçmişten beri gelen bir temkin sanırım. Yaşlı birkaç amca ve birkaç genç var kahve önünde oturan. Birer tabureyle, 'Selamün aleyküm' çekiyoruz. Bizimle yaşlılardan biri konuşuyor. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve neden bu yolculuğa çıktığımızı soruyor. Yol boyunca defalarca tekrar ettiğimiz açıklamalar düşünmeden dökülüyor dudaklarımızdan. İkna oluyor. Başlangıçtaki uzaklık 'gençlere birer çay ver bakalım' cümlesiyleyakınlaşmaya dönüşüyor. Bize Reşadiye adının nereden geldiğini anlatıyor önce. Sultan Reşat'ın bu köye gelip, köyü çok beğenmesi sonucu köyün Reşadiye adını aldığını öğreniyoruz böylece. Başka biri bize Deniz Gezm iş'in Hakkari'de yaptığı köprüyü anlatıyor gizli bir hayranlıkla. Konu konuyu açıyor, sohbet koyulaşıyor; devlet meseleleri, küreselleşme, devletin tarım ve hayvancılık politikası konuşuluyor artık. Yaşlılar kendi aralarında Kürtçe konuşuyorlar. Bu dilin değişik, kulağa hoş gelen bir tınısı var. Bu arada jandarma görünüyor yine ve köylülerin tavrı buna paralel olarak anında değişiyor. Nereye gitsek bu değişimi gözlüyoruz ve artık tuhaf gelmiyor. Bir süre sonra Nalan hanım, Bülent hoca ve Zühre hoca geliyor. Göl kıyısında hoş bir yerde kamp yapacağız. Biz çadırları kurmaya çalışırken; köylüler de yardımseverliklerini seferber ediyor ve gereksinim duyacağımızı düşündükleri malzemeleri veriyorlar. Ateş yakıyoruz. Dostların arasındayız ve moralimiz oldukça yüksek.

Ertesi gün Edremit'e ulaşıyoruz. Burası sanki Antalya'nın turistik bir beldesi görünümünde. Nalan Hanım'ın Van'a neden Vantalya dediğini artık daha iyi anlıyoruz Edremit'te. Bir öğretmen arkadaşımızın amca oğlu olan İbrahim bizi de amca oğulları yapıveriyor hemen kendine. Onun bizi sahiplenişi, misafirperverliği yol boyunca rastladıklarımızdan farklı değilse de yine de inanmakta güçlük çekiyoruz.

Turumuz Edremit'te sona eriyor. Bilanço: benim sakatlanan ayak bileğim, Vedat'ın hasarlı dizi ve yaptığıyla onur duyan iki adamla onların bisikletleri. Sakatlıklarımız bizi Edremit'ten 100.Yıl Üniversitesi'ne araçla gitmeye zorluyor.

Ve bir turu noktaladık. Sonuç mu? Bir coğrafyayı tanımanın ve anlamanın en iyi yolu oraya gitmek ve oralardan mümkün olduğunca yavaş geçmek: 'Bisiklet hızıyla'. İnsanlarla konuşmak, oralı biri gibi davranmayı, 'kıtlama çay içmeyi' öğrenmek ve kısacası oradaki yaşamın içine dahil olmak. Biz her bisiklet turunda bunu yapmaya çalıştık. Ve Van Gölü Turu, Tekerlekizi Bisiklet Grubu'na şunu öğretti:

'doğunun dağları kadife,

yolları kelebek kaplı.'

Yücel Hoca'nın söylediği ne kadar doğru:
'Anadolu bitmez...'

Notlar:
*Nalan Hanım: 100. Yıl Ünv. Basın Danışmanı
**Bülent Hoca: 100. Yıl Ünv. Eğitim Fakültesi Dekan Yrd. ,Beden Eğitimi ve Spor Bölüm Bşk.
***Yücel Bey: 100. Yıl Ünv. Rektörü
****Zühre Hanım: 100. Yıl Ünv. Rektör Yardımcısı

Tekerlekizi Bisiklet Grubu

100.Yıl Üniversitesinin aydınlık yüzlü insanlarına teşekkürlerimizle...
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr