kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Hırsız

Zafer Doruk

Buz gibi bir geceydi. Apartman inşaatının önünde, demir çubukların, beton harcı artıklarının arasında paslı bir tenekenin içindeki ateşi karıştıran kasketli, yaşlı adam, başını çevirip sokak lambasının altındaki sokak kadar ıssız genç kadına baktı. Elleri koynunda, en üst katın balkonuna bakıyordu. Teni lamba ışığı altında sarı patiska gibiydi. Adam ona bir bardak çay doldurup götürdü. Bardağı adamın elinden alırken hâlâ balkona bakıyordu. Adam dönüp ateşin başına gelirken, babasıydı. "Baba!" diye bağırdı, sesi çıkmadı. Geceyi yırtan bir lastik çığlığı duydu. İki adam kadını bir otomobile bindiriyordu. Kadın arabaya bindirilirken, annesiydi.

Koynuna bir haşere girmiş gibi fırladı yataktan. Kirli yorganı üstünden atıp omuzları üstüne çöktü. Karyolanın boyası dökülmüş demirine iki eliyle sıkı sıkı tutunup yatağın kıyısında bir süre oturdu. Gözünü çakma masanın üstünden ayırmıyor, kesik kesik soluyordu. Karpuz pazarındaki bir dükkanın önünden çalıp karyolasının altında sakladığı keklik kafesini çıkardı. Nedenini bilmiyordu ama, kafes yatağının altında olduğu sürece kendisini daha güvende duyumsuyordu. Kafesi karşısına koydu. Gözlerinin yarısı perdelenmiş, başını omuzlarının içine gömmüş kekliğe, "Bu adam üç gecedir benimle uğraşıyor Kınalı," dedi. "Yazmaya başladığı hikayelerin devamını disket bu eve girdiğinden beri düşlerimde bana yaşatıyor. Dün gece de emniyette, sorgudaydım. Tabanlarım sopadan yarık yarık olduydu böyle. Bir bisiklet verip hadi bin git dedilerdi sonra. Ben o halde bisikleti nasıl sürerdim, Kınalı, Allah aşkına söyle! Bir yandan serbest bırakmışlar, uçarcasına eve gelmek istiyorum, diğer yandan bırak bisiklet sürmeyi yere bile basamıyorum. Adamın Sorguda adlı hikayesini okumuştum, polis adamı evden alıyor, hikaye orada kalıyordu. Bir de telefon hikayesi var, onun girişinde de beni anlatmış sanki. Sonunun nasıl geleceğini bilmediğim için çok korkuyorum. Kime anlatırım bunları senden başka Kınalı, kim inanır bana? El alemin çaldığı ne varsa bana yıkmışlardı. Üvey anam varmış sözde, onun da bileziklerini ben çalmışım, iyi mi? Kanarya adlı bir hikayeye başlamış. Korkarım bu gece de... Bu kanarya şimdi keklik olsun da gör bak sen. İyisi mi... Ayrılık vakti gelip çattı galiba, Kınalı."

Masanın üstündeki siyah, kare biçiminde, avuç içi büyüklüğündeki nesneye baktı, baktı. Onlarca kez demişti, "Bakın, bu evden iş çıkmaz, ben biliyorum, baldırı çıplağın tekidir sahibi," diye. Nerden mi biliyor? Reisleri Kör Etem bir akşam bunları alıp kafa çekmeye götürmüş ya, dönüşte, sokağın derin uykuda olduğu bir saat, kafaları zilzurna, bu hikayecinin evinin önünde oturup, türküler, naralar, ağza alınmaz küfürler, bir Allah'ın kulu da çıkıp dememiş ki ne bu gürültü diye. Dayanamayıp hikayeci çıkmış dışarı, bunlara bakmış, bakmış, gözü kesmeyince tekrar girmiş içeri. Kendisiyle sabah akşam selamlaşan, nerede görse hal hatır soran biri. İşi azıttıklarını görünce yine çıkıp, "Abiler," demiş, "bakın herkes uyuyor, işçisi var, esnafı var, lütfen biraz sessiz olalım." Kalkıp üstüne yürüdüklerini görünce alttan alıp, "Yanlış anlamayın abiler," diye ağız değiştirmiş sonra, "evde kimse yok, isterseniz buyurun, hem bir kahvemi için, hem de oturup rahat rahat konuşun."

Evin iki göz odasından biri adamın çalışma odası. Kahveler içildikten sonra kutsal bir yere girer gibi girmişler oraya. Duvarda yıldızlı adamın, birkaç hikayecinin fotoğrafları, raflarda kitaplar, masada tomar tomar kağıtlar, dergiler, notlar... İkisi, adam yerine konulduklarını görünce utanıp, "Vay bee, hikayeci olduğunu bilseydik seni hiç rahatsız eder miydik abi, kusurumuza bakma," derken, insanlıktan payını almamış bu Kör Etem de kör gözünü bilgisayara dikmiş, ne bilsin? Aradan on gün geçince görevi Köstebek'le ona verip... Eğer bilseymiş böyle olacağını, değil reis, Allah olsa dinlemezmiş onu? Bu lanet olası Köstebek didik didik etmiş evi. Onu bir anlığına Kınalı'nın yerine koyup, "Madem bilgisayarı alacaktık, yatağı niye delik deşik edip pamuğun içine kadar giriyorsun, behey Allahsız Köstebek!" dedi. "Adamın beş parasız bir yazıcı olduğunu söylemedik mi size?"

Kör Etem'in işi daha çok ziynet eşyasıyla olduğu için bilgisayarı orta halli bir araba değerinde sanıyormuş. Bu olayı biraz da çarpıtarak gazeteler yazdı sonra. "Hiç değilse disketimi bıraksalardı," derken, öyle kırgın, öyle umarsız bakmış ki fotoğraf makinesine hikayeci... Kör bilmiyor ki her yıl yeni bir marifetlisi çıkınca eskisi ölü fiyatına gidiyor bu aletin. Bit Pazarı'ndaki Sani olacak o herif de, "Bunun kasası çok eski, yirmi papelden fazla etmez," deyince, Kör Etem'in sağlam gözünde acı poyrazlar esmiş. Fotoğraf makinesi olsaydı gözün o halini çekip saklayacak, gelmiş geçmiş bütün hırsızlara bir ibret belgesi olarak bırakacaktı.

Günlerdir uyumuyor, uyusa, uykusuna karabasanlar çöküyordu. Sani, kasanın düğmesine basınca bu çıkmış içinden. Sani'nin dediğine göre koskoca kitaplar bunun içine sığıyormuş. Bir internet kafede oturup çocuğun birinin yardımıyla okumuş. Yedi hikaye, yedisi de bitmemiş. İçi kaldırmamış atmaya, eve getirip oraya, masanın üstüne bırakmış. O kadına ne olduğu, gecenin bir yarısı en üst katın balkonuna niçin baktığı, arabaya bindirilirken, ansızın... Annesi miydi? Ya o yaşlı adam? "Bekleme o kadını oğlum, gideceğim diye diye çekip gitti sonunda. Allah öyle annenin boynunu altına koysun. Bir ihtiyacın olursa ben varım, bana yaz. Gözlerinden öperim. Allah tez zamanda kurtarsın seni. Şu hastalık olmasaydı gelirdim. Baban." diyen adam mıydı? Mektubunu aldıktan üç gün sonra 'bir varmış, bir yokmuş' olmuştu. Adamın bu hikayesi onun yaşadıklarının girişi olsa bile yaşanan yaşanmıştı, korkacak bir şey yoktu. Peki ya diğerleri, o kâbuslar, sanrılar, korkulu düşler? Şaşkındı ve korkuyordu.

Akşamdan bir bira kalmıştı. Baktı, bulamadı, kafası iyiyken içmişti demek. Çekmeceleri karıştırdı: saatler, çakmaklar, cep telefonları, elektrikli tıraş makineleri, volkmenler, el radyoları... Bozuk olacakları aklından geçer miydi? Sani'ye götürüyor, onun almadıklarını bu çekmeceye atıyordu. Yapıştırıcı tüpünü karnı birbirine yapışmış bir halde buldu. Burnunun ucunu sıktı, sıktı, bir şey çıkaramadı. Azı dişlerinin arasında ezip bir diş kovuğunu dolduracak kadar pörtletince sevindi. Tüpün ağzını parmağıyla iyice bir sıyırıp nevalesini poşetin içine aktardı, yaydı. Elinde kafesle damın merdivenlerini çıkarken dizleri titriyordu. Kafesin kapısını açıp Kınalı'yı azat ettikten sonra asma çardağının altında oturdu, ağzıyla burnunu poşete geçirip kokladı, bıraktı, kokladı, bıraktı, kokladı...

Tünele girmişti. Koşuyordu. Onu çıkışa doğru çeken, oraya koştukça uzaklaşan ışığın gölgesinin kışkırtıcı, baygınsı, serin kokusu; nikotin plakalarıyla, çürümüş et parçalarıyla kaplı dumanlı duvarların akşamdan kalma ekşimiş soluğunu içine çekiyordu. Başını geriye atıp gözlerini yumdu. İçi geçtikçe sessizliğin derinliklerine dalıyor, kendisini tembel bir huzurun dinginliğine bırakıyordu. Bir süre öyle kaldıktan sonra içindeki canavar depreşmeye başladı. Yekinip yekinip doğruluyor, tembelliğin duvarına çarpıp düşüyor, sonra yine kalkıp tırnaklarını korkusuna geçirerek dışarı çıkmak istiyordu. İşe çıkmadan önceki haliydi. Karşısına canavar çıksa onun canavarını alt edemezdi. Kör Etem, ilacın en iyi kafa yapanından getirirdi. Elini gömleğinin cebine atıp sigarasını arandı, bulamadı, bitmiş olabilirdi. İnip masanın üstündeki disketi aldı, yastığının altındaki sustalıyı kemerinin arasına soktuktan sonra dışarı çıktı. Korkusunu teslim alan canavar, sokağın duvarlarına çarpa çarpa, yalpalaya yalpalaya yürüyordu. "Sigara ver bana!" dedi, karşıdan gelen birine. "Bana bir sigara ver!" "Nezaketle isteseydin verirdim ama, böyle saygısızca ve barbarca isteyen adama ben sigara vermem," dedi adam. "Bana saygıyı sen mi öğreteceksin, vereceğin bir tek sigara lan!" diyerek, kemerinin arasından çektiği sustalıyı adamın kalbine gömdü.

Yaralı bilinci, adamın yere yığılmasıyla mahkemeye çıkacağı an'a kadar geçen zamanı atlamıştı. Duruşma salonuna girerken mübaşirin cep telefonunu yürüttü. Yargıç olayın nasıl geliştiğini soruyordu ki telefonun zili çaldı. Mübaşirin çok sevdiği bir türkünün ezgisiydi demek: 'Karadır kaşların ferman yazdırır, bu aşk beni diyar diyar gezdirir.' Bir kadındı arayan, akşama yemeğe erken gelmesini söylüyordu. Akşam yaklaşıyordu. Adliye koridorunda yürürken jandarmaların arasından sıyrılıp kaçmaya başladı. Jandarmalar kalabalık koridorda ateş edemiyor, "Teslim ol!" diye bağırıp arkasından koşuyorlardı. Kapıda omzuyla çarptığı iki polisi yere yıktıktan sonra caddenin karşı yakasına geçti. Arkasından siren düdükleri, ayak sesleri, bir patlama!

Mezarlıkta imam, iki belediye görevlisi, Köstebek ve Kör Etem vardı. Köstebekle Kör Etem geride duruyorlardı. "Ne demişler, su testisi su yolunda kırılır," dedi birinci belediye görevlisi. "Yazık, oldukça da gençmiş," dedi ikinci belediye görevlisi.
"Yazan böyle yazmamalıydı."
"Doğru, yazan böyle yazmamalıydı."

Mezara indirilişine, üstüne toprak atılışına baktı. Köstebek yavaşça yaklaşıp bir avuç toprak attı en azından; Kör, onu da yapmadı. Kızdı Kör'e, çok gücüne gitti bu. Dönüp mezarlığın kapısına baktı. Hikayeci mezarlığın kapısında bekliyordu. Gün hesap günüydü demek. Mezarın başında kimse kalmayınca ağır ağır yaklaşıp...

Çalmaktan daha güçtü bu onun için. "Ne olacaksa olsun," deyip evinin önünden üçüncü geçişinde bütün cesaretini toplayıp disketi hikayecinin balkonuna bırakıverdi.
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr