kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Dokuzların Dokuzuncusu

Kıvanç Yılmaz


23158301'e,
Boncuk'a



Bir masal değil Boncuk. Boncuk; bölük pörçük yaşanabilen bir şey de değil. Anlatılabilecek cinsten de değil Boncuk.

Boncuk, hepimizin sahip olmak istediği; ama sadece kendinde olan, kendinde oldukça, kendine döndükçe parıldayıp ışıyan, maddesiz enerjisi çoğalttıkça onu, tüm varlığımızı kaplayan, bir Hiç'in karşıtı.

Boncuk bu dünyada bu dünyaya ait olmayan başka bir yerli.

Arayıp da bulamadığınız, bulup da mutluluğa kavuştuğunuz her şey, Boncuk.



'Düşlere inanmalı insan,
düşlerden artıp yine,
düşlere kalmalı,
yoksa nasıl değişir gerçekler.'

Meltem Cingöz



Hayal



-1-


Uzun beton iskelenin ucunda, hiç bu kadar berrak görmediği denize bakarken, elini tutmak için uzanan eli geri çevirdi ve içindeki aşk kavramının, bu ellerde vücut bulamayacağını anladı bir anda. Tarif etmek istese içindekini; muhakkak, kırmızı göbekli,yüzünün etrafı sarı ve yeşilin kırmızıya uyan tonlarıyla bezeli, yüzgeçleri ve dantel narinliğindeki kuyruğu mavi-mor tuna balığını anlatırdı. Belki de o an berrak denize baktığı içindi, içinden geçen, bu kendisine esasen gizemli gelen, hayatında hiç görmediği tuna balığının tasviri. Hiç görmediği bir balığın tasvirini yapabilmesi saçmaydı; düşündü ki, kafadan uydurmaktı bunun açıklaması elbette. Görmediği bir şeyi, kimse tarif edemezdi sonuçta. Ama içindeki sese inandığı için midir, nedendir bilmem, her şeyi anlamadan hemen önce bir tuna balığı görecekti ve hemen ardından ellerinin arasında bulacağı Boncuk her şeyi değiştirecekti.

-2-


Dokuz torun dokuz koca nar, dedi içinden ebe. Çevrede herkes ona ebe diye seslenirdi. Yaşlıydı, belki doksan vardı belki daha fazla, ama hep dinç, kendindeydi, her doğum gününde o dokuz koca nar, bahçe kapısına, verandanın tam önüne yan yana, tek tek asılırdı. Her bir farklı nar ağaçlarından toplanıp, özel anlamlar yüklenerek yerlerine yerleştirilirdi.

Her torun için bir fidan dikilmişti daha doğar doğmaz torunlar; her bir fidan sevginin her zerresini ezbere bilerek yetişmiş, sağlıklı dokuz nar ağacı olmuştu. Işte Dokuz Narlar'ın efsanesi de buradan çıkmıştı. Her neyse...

Akşam üstü en geç saat 19:10'da tüm torunlar anneannelerinin evinde sofraya oturmuş olurlar. Sadece torunlar ve her birini kendi elleriyle doğurtmuş anneanneleri, yani bizim dememizle ebeleri eş zamanda.

Bu gece, yemekten sonra nine hikayeyi anlatacaktı (yalnızca birine); geçmişte Dokuzlar, şimdiyse Dokuz Narlar olan, akıllarda kalmamış, kimsenin bilmediği ve dünyanın kaderini değiştirmeyecek bir aile efsanesini ilk defa torunlarından birine anlatacaktı ve efsane bir daha anlatılmamak üzere aktarıldığında nine görevini tamamlamanın verdiği huzurla belki de son kez kucaklanmadan önce yer yatakları serilecek, her torun şömine ateşinin karşısına uzanıp kendi hikayelerini, bütün yıl boyunca yaşadıklarını anlatmaya başlayacak ve her sene olduğu gibi son hikayenin sonunda her biri uyumuş olacaktı.

Merdiveni en büyük torunun, yani en yaşlı nar ağacının gövdesine dayadı ve çıkmaya başladı merdivenleri yavaş yavaş. Rahmetli eşi olsa kızardı yine, illa kendi elleriyle toplayacak diye narları bu ağaç tepelerine tırmandığından. Gözleriyle aradı önce dallardaki en olgun en kırmızı, en büyük narı. Sonra bir basamak daha atıp yorgun ayaklarının verdiği güçle ve kollarındaki derman kırıntılarıyla kendini yukarı çekerek uzanıp kopardı sol eliyle ağaçtaki en güzel narı. Hemen koklayıp, kırışmış beyaz elleriyle temizledikten sonra fısıldadı en büyük torunun adını narin kulağına, ki nar sahibini tanısın ve hiç bir torun yanlış narı almasın diye. Inanmazsınız belki ama hiç bir torun hiç bir doğum gününde ninelerinin, yanlış narı almadı. Ebe her bayram narları içinden geldiği gibi sıralayıp dizerdi ama, her torun da gelip önce bir bakıp sonra bir koklayıp sonra teker teker narlara uzatıp kulaklarını hangisinin kendi narı olduğunu anlardı ve alır kendi narini hemen soyar, mutfakta kendileri için hazırlanmış kavanozlardan birine tanelerini her torunda gelip önce bir bakıp sonra dişleriyle paylaşmak için, şöminenin yanında büyük pencerenin dışındaki mermerin üzerine dizerlerdi.

Önlüğüne koyduğu narla tekrar yavaş yavaş indi aşağı ebe. Sırayla diğer torunlarının ağaçlarından da en güzel narları kopardı, her birinin isimlerini fısıldayarak kulaklarına. Her sene yaptığı gibi bir dahaki sene taşıması kolay olsun diye en büyük narın yanına koymadı merdiveni bu sene. En küçük narın yanına üç gün boyunca dinlene dinlene açtığı çukura gömdü. Artık merdivene ihtiyaç kalmayacaktı, herkes kendi merdivenini yapmakla yükümlüydü, eğer isterse.

Narların her birini yerlerine astıktan sonra, ayaklarını uzatıp beş çayını yudumlarken verandasındaki dede yadigarı ahşap sallanan sandalyesinde, güneş incitmeden parlatıyordu hafif sıcaklığıyla kızıl narları.

Şekersiz ve bir parça limon; çayını her akşam üstü muhakkak bu verandada saat tam beşte, hava nasıl olursa olsun hiç aksatmadan yüzlerce anıyı hayalinde tekrar canlandırarak yudum yudum içerdi.

Çaysız kalsa ne yapardı bilinmez, bir de ağzından hiç ama hiç düşürmediği sigarası olmasa; her sabah kahvaltı sonrası muhakkak ve gün içinde yarım paket ve tabi ki beş çaylarında en az bir tane. Her torun bir çok hediyeyle beraber, çay ve sigara getirirdi ona, torunların dokuzunun getirdiği çay ve sigara tüketiminin bir yıllığını rahat rahat karşılıyordu. Ama bu sene sigara ve çay sanki birbirini bellemiş gibi aynı anda bitmişti, ocaktaki son demli çay yanı başında duransa son paketin son üç dalıydı. Ama afiyetle içiyordu ebe her ikisini de. Torunlarını, anlatacağı efsaneyi, ve geçmiş seneleri düşünüyordu. Efsane sadece bir toruna anlatılacaktı, ve efsaneyi, geleneği sürdürüp sürdürmemek onun kendi isteğine bağlıydı. Nine buna etki edemezdi. Şimdiye dek hepsi sürdürmüştü torunlar; ama bu sene farklıydı, 999 yazında ebe merdiveni gömmüştü. Ninesinin sözlerini hatırladı bundan yıllar önceki: "Geleneği koruyacak ama sürdüremeyecek bir nesille karşılaşırsan ebe, yalnızca anlat ve bu yüzlerce yıllık gizemiyle kuşaktan kuşağa bizi bir arada tutan Boncuk'u anlattığın torununu bırak. Boncuk her kalbi ısıtmıştır ve tüm kalpleri bir arada tutmayı bilmiştir. Yine yapacaktır bunu emin ol. Gelenek sürse de sürmese de. Bil ki gelenek yaratmadı Boncuk'u. Tüm gelenek Boncuk'un etrafında toplanan bizlerle, ailelerle yaratıldı. Boncuk her zaman tek bir kişinin oldu, öyle de olmaya devam edecek, ve daima birleştirici olan, Boncuk'a sahip olan olacak, bugüne dek nasıl olduysa."

Saat çoktan akşam üstünü gösterdiğinde biri hariç torunların tümü verandada asılı buldukları narlarını alıp, tanelerini içine doldurdukları kavanozları çoktan şöminenin yanındaki pencerenin dışındaki geniş mermere dizmişlerdi. Her zaman ilk önce gelen en küçük torun tepenin ucunda bile görünmemişti.

Tüm sırtını ve omuzlarından sarkıp göğüslerini örten uzun kır saçlarıyla ebe, bir o yana bir bu yana dolanırken boynunda kendi eliyle yaptığı üç tüy, bir kaç boncuktan oluşan kolyesini oğuşturuyordu. Büyük torun masa başından son otuz yedi dakika kaldığını bağırınca nine dürbününe koştu. Bu dürbün yıllardan beri ilk defa kullanılıyordu. Geç kalan torunları tepenin ucunda görebilmek için kullanılan dürbün, tepenin ucunda görünen torunun en uzun yirmi dört, en kısa on altı dakikada varacağını anlatıyordu ebe evine.

Ebenin, dürbünün diğer ucunda daha da büyüyen üzüntülü, telaşlı yeşil iri gözleri, bir iki dakika içinde tepede muhakkak görünmesi gereken küçük torunu, bir diğer adıyla Minik'i arıyordu, ki sol eli kolyesinden bir kez bile ayrılmamıştı.

Karşılaşma


Tabi ki unutmamıştı anneannesinin doğum gününü, ama geç kalıyordu, hem doğum gününe, hem de içindeki bu sıkıntıyı atmak için ağzını açmaya. Ama açtı ve yaşadığı bu şeyin, saçma olduğunu, ona âşık olmadığını, ona hiç bir şey olmadığını, bir daha görüşmemeleri gerektiğini, acelesi olduğunu söyleyip ayrıldı iskeleden. Böyle olmasını istemezdi o da, ama bir aydır söylemesine karşın hep 'hayır' demişti, istememiş ertelemişti bunu kadın ve şimdi, ardından dönüp bakmamıştı işte. Bu Minik'i rahatlattı, otobana çıkıp hız sınırlarını zorlarken yeni aldığı arabasında, omuzlarından kalkan yükün haddini, hesabını yapamadığını fark etti. Bu arada tepe noktasına geç kalıyordu.

Kafasına takılan başka bir şey ise, içine düşen, o komik tuna balığı tasviriydi. Nerede, nasıl, niye? Diye soruyordu kendine. Ne kadar kokmak istemese de nenesinin yanında, bir sigara yaktı. Tuna balığının güzelliğinin düşüncesi yanında, birden aklına düşüverdi, geçen hafta sonu bahçelerinde eğlenirken göz göze geldiği, rengarenk kadın. Sonu bir türlü getirilememiş esrik bir ilişkinin güzel, allı morlu hatırası. Bir sabah, uyandığında karşısında saçında bigudiler ve makyajsız yüzünün uykudan şişmiş haliyle bile rengarenkliğini yitirmediğini görerek tekrar âşık olabileceği kadın. 'Keşke', dedi yüksek sesle, sesi Vivaldi'nin kemanlarına karışarak.

Sigarasını söndürürken, köy sapağından dönüp, gölü çoktan arkasında bırakmış ve tepeye doğru tırmanmaya başlamıştı. Yaklaşık on dakikası vardı; yetişmişti. Tepeye ulaştığında içi rengarenk bir kadının yüzüyle aydınlanmış, bir tuna balığının renkleriyle boyalı ve hiç anlam veremediği kocaman bir huzurla doluydu. Geç kalmadan ninesinin yanına varmıştı. Mis kokusuyla sarmaş dolaş bulmuştu kendini anneannesinin kollarında. Hemencecik bir tek taneyi bile harcamadan narını kavanoza doldurdu ve mermerin üstüne kardeşlerinin kavanozlarının yanına yerleştirdi. Sonunda yine bir yıl sonra bu büyük ahşap masada, tüm kardeşleriyle sarmaş dolaş bulmuştu kendini, muhteşem ve yine mucizelerle dolu bir gece olacaktı.

Kendi Gözüyle


Her birimizin tabağı belliydi, özenle yerleştirilmişlerdi masaya, gaz lambaları yanmakta, pikaptan ninemizin en sevdiği parçalar okunurken, her bir damarından mutluluğun aktığı on kişilik, ağaçtan, mutlu bir akşam yemeği masasıydı, gecenin ta içlerine uzanacak saydam yolculuğuna başlamış olanların etrafında toplandığı.

Torunlar masayı şenlendiriyor, kahkahalar şöminenin ateşini ısıtıyordu daha bir. Anneanne her yıl olduğu gibi yine, fazla sevinçten mi yoksa üzüntüden mi olduğu anlaşılmadan hem gülüyor, hem de bir yandan ağlıyordu. Anneanne, yemek bitip de, kadehlerin ikinci kez dolmaya başladığı şu muhabbetin yemek sonrası tatlılığına vardığı sıralarda her sene ağlardı. Ve bu nedendir bilinmez her seferinde, hepimizin, birbirine bakıp, şöminenin odunlarının bittiğini anladığımız âna denk düşerdi bu. Sonunda yine nedeni bilinmez, hepimiz birden kalkacak gibi yapsak da, kalkıp, evin arka sundurmasındaki kuru odunları en büyüğümüz "Kuyruk" getirirdi. Hiç bir zaman annemizin yanından ayrılmadığı için böyle diyorduk kardeşler arasında ona. Çocukluğunda tıpkı bir kuyruk gibi annesinin etekliğini hiç bırakmazdı.

Şömine tekrar alevlenmeye başlarken, herkes masadan bir şeyler alıp mutfağa götürüyor ve hemen herkes kirli olan her şeyi sırayla yıkamaya başlıyordu; bu gecelerin en çok sevdiğim anlarından biriydi bu mutfak anları.

Tüm kardeşlerimle aynı anda belki de normal yaşantımda asla gerçekleşmeyecek bir olayı yaşıyordum. On dört metrekarelik bir alan içinde, bulaşık yıkayan bir kardeşe, birbirlerinin beline dolanıp şarkılarla eşlik eden sekiz kardeş. Anlatmıyorum diye zannetmeyin ki etmiyoruz; ufak çapta kavgalar da ediyorduk tabi; ama anlatmaya bile demez şeylerdi bunlar, kiminin saçı, kiminin tüyü, sofrada el şakası, ve benzerleriydi sebepler.

Insan ailesi bile olsa her zaman böyle ortamlar yakalayamıyor. Şehrin koşuşturmasında yaşadığımız bitmez tükenmez stres ve insanlıktan yoksun para kazanma savaşı içinde hayatta kalma savaşımızı bir günlüğüne bile olsa unutturan anneannemizi belki de bu yüzden kaybetmeyi hiç mi hiç istemiyor, her sene ona ve birbirimize daha da bağlanıyorduk. Şanslıydık ki bütün kardeşler, bu aile kavramını seviyor, onunla yaşamanın tadını gururla taşıyorduk. Aile olduğumuzu daha bir güçlü anladığımız anneannemizin doğum günlerinin her seferinde, mutlaka öğrendiğimiz yeni bir ders oluyordu ama, bunu kimse o kapıdan çıkıp otobanda ilerlemeye başlamadan anlayamıyordu. Bu sene öğreneceğim şeyin ben yola çıkmadan önce kavrayabileceğim bir şey olmadığını bildiğim için artık merak belirtisi göstermiyor, daha çok birazdan başlayacak olan gecenin "bu yıl neler yaptığımı sorarsanız" bölümünde neler anlatacağımı toparlamaya çabalıyordum.

Mutfak pırıl pırıl olmuştu. Üçüncü şarkının ortalarında bitince mutfaktaki curcuna ve temizlik, herkes birden bire şarkıyı kesip bağrış çığrış içinde, küçük çocuklar gibi, merdiven başındaki "büyük dolap"a koştu ve herkes kendi renklerini taşıyan büyük yastıklarını ve battaniyelerini aldı. Dolabı en küçük olan, en alttaki battaniye ve yastığını aldıktan sonra kapattı, her kardeş birbirini çok sever ama yıllardan beri süregelmiş bu kurallara da uyarak kendilerini mutlu hissederlerdi. Her sene olduğu gibi yine hepimiz, şöminenin tam karşısını boş bırakarak, etrafına dizildik. Ninem şöminenin karşısındaki yerine oturdu ve yeşil battaniyesini bir Ispanyol'un pançosu gibi yükleyiverip sırtına, sordu gecenin sorusunu: "Bu yıl neler yaptığınızı soruyorum sizlere." Sonra hepimizin ortasında kalan yanı baştan da sondan da saysanız beşinci sırada olan "Ortacı"ya seslenip şarapları tazelemesini istedi. Ninem hep bu işi onun yapmasını istedi çünkü bir keresinde söylediğine göre şaraptan en iyi o anlıyor ve en güzel o döküyordu şarabı kadehlere. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, sıra bana geldiğinde sanırım sabaha karşı bir zamanı gösterecekti saatler.

Şaraplar tazelendi, Kuyruk odunlar tazeledi ve 1.sıra onundu. Herkes hayata geliş sırasına göre anlatıyordu hikayesini. Ayağa kalktı şöminenin yanındaki pencereyi açtı, en son konan kavanozu aldı, bir küçük kardeşine uzattı ve herkesten geçip en küçük kardeşe, Minik'e, sahibine ulaştı kavanoz. Sırayla devam etti bu ve en son kavanoz Kuyruk'un kavanozuydu. En küçük kardeş kalkıp kavanozu aldı ve en büyüğüne, tüm kardeşlerin kavanozunu dağıtan ağabeylerine uzattı, bu seremoniyle anlatılmak istenen anlaşılmış ve herkes kavanozuna ulaşmış oluyordu.

Kuyruk anlatmaya başlamış, biz de şaraplarımızı yudumlamaya ve uyanık kalmaya devam ediyorduk. Sabahın beş otuzuna geldiğimizde mumlar bitmiş, gaz lambalarının gazı ikinci kez bitmek üzereyken hava aydınlanmaya koyulmuş, şömineye dört sefer odun atılmıştı. Sıra bana gelmişti: "Bu yıl neler yaptığımı sorarsanız."

Efsane El Değiştiriyor


Aslında, çalışmanın dışında, kendime ölümsüz bir aşk aramaktan başka hiçbir şey yapmadım. Hayatımın sonuna kadar birlikte olabileceğim bir kadına, belki de her seferinde başarısızlığa uğramaktan başka bir şey yapmadığımdan, başka bir şey anlatmadım. Bu sene, umutsuzluklarla dolu bir seneydi benim için.

Herkesin uyuduğunu gördüğümde sevinmiştim. Ama anneannem uyumamıştı. Parmağıyla, sessiz olmamı ve onu takip etmemi işaret ediyordu. Sessizce kalktım yerimden. Üst kata çıkıp rahmetli dedemin çalışma odasında baş başa kalmıştık anneannemle. Elinde bir zarf, yumruğunun içinde bir şey tutuyordu, henüz göremediğim. Yaklaştım ve ne olduğunu sordum, meraktan ölebilirdim, ilk defa yıllardan sonra, uyumam gereken bir saatte anneannem elinde bir zarf ve şimdi açtığı diğer elinde gördüğüm, üstünde üç nazar gözü bulunan ortası tepe noktasından delik, erik büyüklüğünde nazar Boncuğunu bana uzatmıştı.

"Bunları sen hak ettin ve diğer hepsinden çok senin ihtiyacın var, çünkü en çok sen özledin ve özlediğin aile gibi bir aileyi kurabilmek için en çok sen acı çektin. Bu mektup ve en çok da bu Boncuk acılarını dindirebilir. Ailemizde Boncuk'un tılsımına herkes inanmıştır. Aileyi bir arda tuttuğuna inanmışızdır. Zaman geldiğinde el değiştirir. Deden de onun dedesinden, onun dedesine de anneannesinden geçmişti tıpkı şimdi olduğu gibi. Sana da bunu deden vermek isterdi ve biliyorum ki o da bunun için seni seçerdi. Al bunları şimdi. Ve inanabilirsin Boncuk'un tılsımına ama mektubu da çok iyi oku. Mutlu bir aile dilerim sana."

Sarıldığında bana, kalbim neredeyse duracaktı, kimsenin görmediği ama her zaman, Dokuzlar efsanesiyle kulaktan dolma bildiğimiz Boncuk elimdeydi. Ben bu heyecandan kurtulamamıştım ki, ninem elimdekilerle yatağa uzanıp biraz uyumam gerektiğini söylemişti. Yatağa girip gözlerimi kapadığımda, anneannem hiçbirimizin şimdiye kadar baştan sona dinlemediği, Dokuzlar efsanesini anlatmaya başlamıştı. Bense elimde Boncuk uyuya kalmıştım.

Gerçek

Her Dokuz kendi efsanesini yazıyordu. Minik uykuya daldığında ebe odadan çıktı ve o da herkes gibi uyumak için odasına gitti. Efsane yüzyıllardır hiç anlatılmamıştı.

Efsaneler Gerçek Olursa


-1-


Tekrar kucaklaşmalar ve öpüşmeler ve iyi dileklerle uğurladı hepimizi, uzun beyaz saçlarının arasından, yanaklarının pembesi ve gözlerinin hayat dolu uçsuz bucaksız yeşiliyle. Hepimiz fark etmiştik. Bir daha göremeyecektik onu.

Cenazesi çok farklı olacak, herkes şaraplarını yudumlarken yine pikaptan onun en sevdiği şarkılar okunacak ve Boncuk o günün gecesinde parlayacaktı. Bir çift yemyeşil güneş gibi.

-2-


Yola çıktığımda öğrendiğim, her efsanenin insanın kendisi tarafından yaratılabilir olduğuydu. Demek ki benim için Dokuzlar efsanesi daha yazılmamıştı. Demek ki şimdiye dek bildiğimiz, kulaktan dolma efsane, parça parça, aslında hiç yazılmamış anlatılmamış ama yaşanmış olanlardan alıntılarla hayat buluyordu. Efsane devam edecekti; elbette benim ona ekleyeceklerimle.

Eve vardım, ılık bir duş çok iyi gelmişti. Boncuk'u boynuma asabilmek için, anneannemden kolye yapmak için kullandığı deri ipliklerden almıştım, Boncuk'u boynuma astım. Yıkanırken değil ama işe giderken çıkarıp yastığımın üstüne koyuyordum. Anneannemden dönüşümden yaklaşık iki ay geçmişti ki anneannemin öldüğü haberini aldım. Gözlerim şişmişti ağlamaktan, Boncuk'u takıp boynuma, anneannemin boynuna son defa sarıldığım verandada aldım soluğu. Ahşap duvarda yine narlarımız duruyordu. Kokladım, dinledim ve aldım narımı. Iki ay önce nasıl kadehlerimiz elimizde eğlendiysek yine, ninemizin cenazesinde de en sevdiği şarkılarıyla hem ağlıyor hem gülüyorduk. Bir sürü arkadaşı da bizlerleydi, en yakın dostlarımızdan, hiç tanımadığımız arkadaşları da anneannemizin, bu gözyaşlı eğlenceye katılmıştı.

O gece, yüzlerce kez mutlu günler geçirdiğim evden ayrılırken karşılaştım onunla, o rengarenk kadınla, elini sıktım, yanaklarından öptüm ve işte o anda, tam kafamı çevireceğim anda gözlerini gördüm; gözlerindeki o müthiş parlamayı, o inanılmaz pırıl pırıl bakışları gördüm. Içimin bir anda yandığını sandım. Ve tanıdım onu. Gençliğimin sıcak anılarından biriydi, ama şimdi, o zarif, o narin, o rengarenk kadın, inanamadığım bir durumla birlikte beni kendimden almıştı. Sanki yıllar önce ondan ayrılışımın intikamını, bir tek bakışıyla beni delicesine kendine bağlayarak almıştı. Inanamadığım bir başka durum ise, Boncuk ısınmıştı, hissedebiliyordum.

-3-

Eve gidene dek ve daha sonrasında tüm yaşantım onu düşünmekle geçmeye başlamıştı. Boncuk sıcaklığını koruyordu. Bu, anladığım kadarıyla efsanenin kendisiydi. Efsaneyi yaşıyordum, bu sonrakilere kadar yaşayabileceğim en güzel duyguydu. Hayatımın kadınını sonunda bulmuştum, efsane bana yol göstermişti, efsaneyi yazmıştım. Ta ki Boncuk kaybolana kadar.

Çıktığım koşudan eve döndüğümde Boncuk yoktu yatağımın üstünde ve her şey ters gitmeye başlamıştı. Öncesinde iki kez telefonda konuşmuş olmama rağmen, şimdi, bugün, onu arayıp randevu isteyeceğim gün Boncuk kayboluyor ve hiç bir telefonuma yanıt bulamıyordum. Yer yarılmıştı.

Belki de tamamen rastlantıydı bu ama Boncuk'un yokluğu anlatılamaz bir rahatsızlık veriyordu. Çıkıp koşu yaptığım, geçtiğim tüm yollarda aradım, evin altını üstüne getirdim. Boncuk yoktu. Yoktu Boncuk.

-4-

İki sene Boncuk olmadan, yaşadım, hep aramama rağmen telefonlarıma çıkmadı, evine gittim, yoktu, mektuplarımaysa cevap gelmemişti. Artık hiç bir şeyi anlayamıyordum ama, Boncuk'la arasında bir bağ olduğuna kesinlikle inanıyordum, Boncuk belki de onun bir parçasıydı, belki de o efsanenin kanıtı, belki de kendisiydi.

Bir gün akşam üstü, bir şeyi hatırlamam gerektiğini hissettim. Bu mutlaka, bana göre 'aşkın anlamı' dediğim şey olmalıydı, o anlamı dışarı çıkarmalıydım ve hislerimin doğru olduğunu biliyordum. Aklımdan hiç çıkmayan yemyeşil güneş gibi bir çift göz, gözümün önüne gelince tekrar, uzun zamandır, en sevdiğim kitabımın arsında duran zarf geldi aklıma ninemin Boncuk'la beraber verdiği; neredeyse unutuyordum, anneannem bir gün dara düştüğünde sana yol gösterecek olan Boncuk değil. Boncuk sana istediğini yaşatacak, bu zarfsa gitmek istediğin yolu aydınlatacak demişti. Zarfı alıp açtım hemen ve tekrar okumaya başladım.

"Hayatının karanlığını aydınlatan bir çift yeşil güneş olduysa artık, doğduğunu anladığın zamana dek yeniden, kaybedeceksin varlığını yaşamının anlamının. Ta ki, yeniden doğduğunu anladığın zamana kadar, ki zaman, hiç görmediğini gördüğün, hissetmediğini hissettiğin, kaybettiğinin sana geri geldiği zamandır."

Her şey tamamdı, nasıl oldu da daha önce anlamadım, nasıl oldu da daha önce okumadım bu yazıyı. Tabi ya; o, ninem, annem, annemin ninesi, ve tüm diğerleri yemyeşil gözlere sahipti, renkleri tutmasa da gözlerinin uzunca saçları vardı her birinin, efsaneyi yaratmış bir Boncuk, demek Boncuk biliyordu bu dünyada kimin kime ait olduğunu. Ama nasıl bulacaktım şimdi bana ait olanı ve kendisine ait olduğumu. Neyi nasıl görecektim, nasıl hissedecektim de, neyi kaybetmişken ben o bana gelecekti.? Boncuk yoktu, her şey Boncuk ve rengarenk kadınla ilgili olmasına rağmen hiç bir şey yoktu elimde. Yorgunluktan ölmek üzereydim, saat gecenin biri olmuştu, kafamda bin bir soruyla sızmaya başlıyordum koltukta, yarım saate kadar da sızıp kalmıştım.

Rüya

Yemyeşil su, bir aydınlanıp bir kararırken, etrafta dolananların anlamlı olmadığı anlaşılıyordu hemen, ama her aydınlandığında yeşil su, cam gibi ortaya çıkan o tuna balığını gördüğü an anlamıştı rüyasında, hiç görmediği şeyin şimdi rüyasında gördüğü bu, kırmızı göbekli, dantel narinliğindeki kuyruğu mavi-mor tuna balığı oldu su, cam gibi ortaya çıkan o gözleri şişmişti sanki bir şeyler arıyordu. Bir oraya bir buraya deliler gibi dolanıyordu, rahatsızdı sanki can çekişiyordu, onu denizden çıkarmak istedi. Belki de suda havasız kalmıştı diye düşündü. Çıkmalıydı sudan balık, nefessiz kaldığını hissetti, tuna balığı muhakkak çıkmalı sudan, diye düşündü, hemen şimdi, çıkmalı balık, sanki ağır çekim film gibi, yavaşça sudan çıktı balık ve yükseldi ve daha suya dalmadan tekrar tuna balığı, uyandı, uyuyakaldığı koltukta, yaşamını değiştirecek rüyasından.

Hayat Tüm Gizlerini Biz Onu Çözerken Oluşturur

-1-


Uyandığımda nefes nefeseydim, bir balık olmuştum rüyamda, şimdi size uzun uzun anlatamam ama, sanki yeniden doğmuştum, onu mutlaka aramalıydım; onu aramak için tam sızdığım koltuktan kalkmıştım ki, avuçlarımın içinden düşüverdi yere Boncuk, tıkırtısı içimi ısıttı, avuçlarıma aldım, gerçekten de yeniden doğmuştum sanki, boynuma astım ve telefona uzandım. Boncuk aynı sıcaklığındaydı, hiç değişmemişti. Telefonu çevirdim, çalmaya başladı, bir, iki, üç defa ve ben tam kapatmak üzereyken, telefon açıldı.

-2-


Iki yıl sonra ilk defa taştan iskelede buluştuğumuzda, boynumdan sarkan Boncuk'u görüp hiç şaşırmadığım o soruyu sordu: "Boncuk'umu nerede buldun?" Iki yıl boynunda taşımıştı Boncuk'u ve ben ikisini de aramıştım. O da benim gibi boynunda taşımıştı yarattığımız efsaneyi.

Şimdi verandamızda, anneannemizin evinde, dört çocuğumuzdan olan Dokuz torunumuzu beklerken, bir şeyi daha anlıyoruz ki; herkes kendi efsanesini yaratabilir, eğer yeterince güçlüyse bunu istemekte. Devam ettirmekte kendisinin elindedir, diğer her şeyse, insanı insan yapan mutlu mutsuz oyunlardır yalnızca.

Ocak 2002- 01 Nisan 2002
Salı 03:22
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr