kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Ada

Seçil Dağdaş

Yalnızlık, kaçış, sürgün, umut, keşif, arayış, mücadele, buluş, ütopya, yıkılış... Tüm bunları içinde barındırırken diğer yandan onlarla savaşır ada. Kucak açmakla kalmayıp benlik kazandığı ve dönüştüğü bir misafirin bilincinde, anlam kazanır, yaşayan ve yaratan bir canlı oluverir. Basit bir barınak değil, bir kimliktir artık o ve üzerinde verilen mücadele de aslında yabancılaşmış insanın yabancılaştığı topluma ve o toplumun yaşadığı dünyaya karşı mücadelesidir. O toplumun benimsetilen, doğumundan itibaren himayesi altına aldığı bireye itaatten başka seçenek tanımayan yapısıdır karşı durulan, kaçışa yönelten ya da bir sürgünün yardımıyla farkına varılan. O ada hiçbir zaman var olmamış ama edebiyatla her zaman var olabilecek bir adadır, ilk yazılanlardan günümüze ulaşan uzun bir yolculukta ilgi çekici özelliğinden fazla bir şey kaybetmemiş bir roman mekanı olarak. Kimi zaman kendini dünyanın savaşlarından ve yalanlarından sakınabilmiş ve bu yalıtılmışlığın sayesinde örnek bir toplumu barındıran bir düşsel mekan; yani dünya karşıtı bir ütopya ada, kimi zamansa yalnız Robinsonlar'ın o dünyayı taşımaya çalıştıkları bir sürgün mekanı yani bir Robinsonad ada olarak çıkar karşımıza. Biri kaçıştır bunların, diğeri direniş; biri umut ve güven yüklüdür, diğeri korku ve tehlike... Ama her ikisi de adaya basit bir toprak parçası olmaktan öte anlamlar kazandırmaya yeterlidir.

Ada-dünya karşıtlığı, aynı zamanda yalnızlık ve kalabalık, güven ve endişe karşıtlığıdır. Ne amaçla yapılırsa yapılsın, bir karşılaştırma her zaman var olacaktır. Çünkü, dünyanın beğenilmeyenleri ancak ondan yalıtılmış bir adada kendilerine yer bulmakta zorlanacaktır. Ya da dünyanın kazandırdıkları ıssız ve ya ilkel bir adada hiçbir zaman varolamayacaktır. Hangisinin vurgulandığı ise 'ada' konulu romanın ütopya özelliklerine mi yoksa robinsonad türüne mi sadık kaldığını gösterir.

Ütopya Adası
Rönesans devri, Thomas More'un "Ütopya"sıyla kendine, üzerine yeni yapılarını kurabileceği sağlam bir temel bulur. Daha önceleri üç kıta dışında bilinmeyen dünya, keşfedilmeye başlanmıştır ve denizcilik oldukça popülerdir. Yolculuğa çıkan denizciler farklı kıtaları ve karaları keşfetmekle kalmayıp kendilerine hiç benzemeyen yerlilerle de tanışırlar. İnsanlarıyla beraber bu topraklar, geldikleri dünyanın acılarına yabancı bir cennettir onlar için. İşte bu arzulanan cennetin tablosudur, Ütopya. Olayların içine girmeyen bir gözlemci ve nesnel bir anlatıcı aracılığıyla More'un gözündeki örnek toplumun, yeryüzündeki bir adanın dışa kapalı, sınırlı yapısında vücut bulmasıdır. Ama aynı zamanda Henry VII. zamanındaki İngiltere'nin temsil ettiği Avrupa'nın ve daha geniş anlamda, derebeylikten kapitalizme geçiş dönemindeki toplumsal haksızlıkların eleştirisidir. Sunulan örnek toplum, varolan toplumun tam zıddıdır çünkü. Ama bu eleştiri kişisel boyutlarından arınmış bir topluma yöneliktir ve bireysellik kapı dışarı edilmiştir.

Başka bir Rönesans ütopyası, Francis Bacon'ın 'Yeni Atlantis'idir. Bu roman, keşfedilmeye başlanmış yeni dünyada keşfe çıkan bir gemideki denizcilerin bu defa Bacon'ın örnek toplum adasına çıkarak kurtuluşları ve bu toplumun yaşayışları hakkında sırası geldikçe ortaya çıkan farklı kişilerce bilgilendirilmeleri üzerine kurulu, tamamlanamamış bir romandır. Ama bu adadaki düşsel mutluluk, toplumun kendi işleyişinden doğan bir mutluluk değil, her şeyin üstünde bilimsel gelişme kökenli tepeden inme bir mutluluktur. Bilinen ütopya adalarından farklı olarak, bir de Gulliver'in adaları çıkar karşımıza; ama, bu adaları koşulsuz mutlu ve örnek ütopya adaları saymak hatadır; çünkü, ironilerle beslenen romanda neyin neyi kastettiğini anlamak için önce düşünmek gerekir. Ne bencil cücelerin Liliput adası, ne gövdece çirkin dev Brobdingnaglıların adası, ne ukala bilginlerin uçan Laputa adası, ne de diğerleri kusursuz ve arzulanırdır; ama, öte yandan dünya hepsinden kötüdür; çünkü, bu kusurların hepsi bir arada sadece dünyada vardır. Swift bu adalarla kusursuz örnek toplumlar sunmaktan ziyade, insanın kendini diğer canlılardan üstün görmesini ironik bir şekilde eleştirmeyi tercih eder; yani, onun eleştirdiği yalnız belli bir toplum değil, bütün insanlıktır. Hiçbir canlı mükemmel değildir; ama, insan kendini onlardan üstün saydığı için içlerinde en kusurlusudur. İnsanda büyüklük duygusu var oldukça yeryüzünde örnek bir yaşam düzeninin kurulmasının imkansızlığı da var olacaktır. Bu ütopya, olması gerekeni değil de olmaması gerekeni göz önüne serer.

Modern romanda ise iki belirgin örnek göze çarpar: 'Sineklerin Tanrısı' ve 'Ada'. William Golding ve Aldous Huxley, birbirine zıt iki ütopya romanı oluşturmaktan çok, birbirini tamamlayan metaforlar kullanırlar. Sineklerin Tanrısı ıssız bir adaya düşen okul çocukları arasındaki mücadeleyi konu edinir. İlkellik ve acımasızlıkla, uygarlık ve sağduyunun savaşıdır bu. Ama önemli olan, savaşı kimin kazandığı değil, bu mücadelenin, hep varolan esas savaşın simgesi oluşudur. Romana ütopya niteliğini kazandıran da aslında bu eleştiridir. Adada büyüklerin baskısından uzak kaldıkça daha da vahşileşen çocuklar bir canavarın varolduğuna inanır ve bir gün bu korkuyla ve hırsla, canavar sandıkları arkadaşlarını öldürürler. Burada asıl vurgulanan, her şeye neden olduğu sanılan canavar korkusunun arkasındaki şu gerçektir: Kötülük canavarı insanın dışında değil, içindedir. Yönetimi eline geçirenlerin acımasızlığının sağduyulu olanları öldürüşü ise, bir gerçeği dile getiren aydınlanmış insanın gerçeğe gözü kapalı sürülerce cezalandırılmasıdır; yani, tarihte aydınların başına gelendir. Kısaca, dışarıdaki dünya da kötülüğün sağduyuyu, düzeni, umudu, bilgeliği ve insanlığı yok ettiği şu adadan pek farklı değildir.

Aldous Huxley aslında oldukça başarılı bir karşı ütopya yazarıdır. 'Cesur Yeni Dünya' gibi karamsar bir karşı ütopyanın ardından tüm bireylerinin istedikleri her şeyi gerçekleştirebilmek için düşüncelerini olanca güçleriyle eyleme döktükleri özgür bir toplumla, ada kavramını bir kez daha unutulmuş düşsel mekana dönüştürür. 'Ada' bir kaza sonucu, yaşadığı toplumun acılarından arınmış düşsel ada Pala'ya çıkan gazeteci Will Farnaby'nin izlenimleridir. Ama bu defa gözlemci, More'un anlatıcısından farklı olarak, adanın içine girip o toplumla etkileşimi sağlayabilen ve onlar gibi yaşamasını öğrenen bir anlatıcıdır. Huxley burada modern dünyanın yıkıcı, mutsuz, sadece tüketen yapısı karşısına koyduğu barışçı toplumun yöntemlerini ayrıntılarıyla teker teker anlatır. Sanayileşme, silahlanma, petrol açlığı ve savaşlarla batmakta olan dünyanın bozukluklarının nedenlerinin ve çözümlerinin tablosunu çizer. Onun çözümü Batı tekniğiyle Doğu ahlakının ve bilgeliğinin kaynaştığı; fizyoloji, ruhbilim, aile yaşayışı, toplumsal örgütlenme, cinsel ilişkiler, sevgi, ölüm, Tanrı gibi konularda yapılması gerekenleri başarıyla uygulayan bir toplumdur.

Aslında 'Ada' adına pek sadık kalmaz, Huxley; yani, adanın kendiliğinden varlığı pek fazla vurgulanmaz. Onun görevi, tıpkı geçmiş ütopya adalarında olduğu gibi, sadece dünyadan soyutlanmış, oradaki kötülüklerin sızmakta zorlanacağı bir mekan olmaktır. Ama zamanın eskisinden farklı olduğu bir ironiyle gösterilir. Zaman, artık coğrafi keşiflerin tamamlandığı, yeryüzünde bilinmedik tek bir kara parçasının kalmadığı ve adalara ulaşılması, müdahale edilmesi zor olmayan bir zamandır. Düşsel ada Pala da bu zamana kadar koruduğu ilkelerini komşu ülke Rendang'ın istilasına uğradığında terk etmek ve boyun eğmekten başka bir şey yapamaz. Savaşamaz, savaşmaz. Hiçbir zaman silahlanmamış bir halk, kendini korumak için bile olsa o alete sarılmaz. Peki her gün daha da çok batan dünya ne istemiştir Pala'dan? Neden içinde yaşayamadığı ya da kuramadığı toplumun en azından umut olarak kalmasına izin vermemiştir? Yanıtı, Farnaby'yi ziyaret eden Rendang'ın bir politikacısı verir: "...Kesinlikle yanlış yoldalar çünkü ülkeyi çok iyi yönetiyorlar. Çünkü seçtikleri yol bu güzel adada yaşayan tüm erkek, kadın ve çocuklara olabildiğince kusursuz bir özgürlük ve mutluluk ortamı sağlamaya yeterli. Ama Pala çevresini saran mutsuz dünyada ayrıcalıklı olmayı sürdüremez ve ayrıcalıklı olması doğru da değil. Bunca acı karşısında ayrıcalıkla gösteriş yapmaları -bu açıkça kibir, insanlığı hiçe saymak, Tanrıyı reddetmektir."

Ve acı dolu gerçek dünyanın tüketmek ,öldürmek isteği ve hırsıyla dolu bencil insanları, asla dönüşemeyeceklerine inandıkları ve bu yüzden kıskandıkları bu toplumu kendi toplumlarına dönüştürmeyi çözüm sayarlar.Adanın dünya karşıtlığı, cesur yeni dünyanın karşısında duramayacak kadar zayıftır artık.

Robinsonad Adaları ve Farklı Bir Robinson Uyarlaması:Cuma
Issız adanın yalnız bir yolcuya kucak açmasıyla başlar Robinsonad türü. Ama Robinsonadı belirleyen özellik bir insanın tek başına adada kalışı değil, toplumdan uygarlıktan kopmuş, adaya kapanmış insan varlığıdır. Adını, tahmin edeceğimiz gibi Defoe'nun Robinson Cruose'sundan alır. Çünkü ıssız adadaki yalnız bireyin tabiatla mücadelesini kazanan ve vahşi doğaya toplumunun düzenini kabul ettirmesini başaran Robinson Cruose, en sağlam ve etkileyici roman kahramanlarından biridir ve pek çok ada romanında farklı isimlerle, hattâ bazen ismi bile değişmeksizin karşımıza çıkar.*

Robinsonad adası, ütopya adasından oldukça farklıdır. Misafirine güvenden çok endişe verir. Her an vahşi bir hayvanın ya da ilkel yerlilerin saldırısına uğrama tehlikesi vardır. Arzulanır olmaktan ziyade, sürgün niteliği ağır basar. Tek takdir edilir özelliği Robinson'u ölümden kurtarması olan bu ada üç belirgin özellik taşır: Duran zaman, yalnızlık ve düzensizlik. Ama bu sürgün, farkına varışla beraber yaratışa dönüşür (ki bu, yalnızlığın ve duran zamanın getirisidir) ve daha önce yaşamayı (nefes alıp vermeyi) sürdürmek için üretilenlerden farklıdır bu defa oluşturulan. Üzerinde yemek için bir masa , avlanmak için yeni aletler, barınmak için derme çatma yapılmış bir kulübe değildir bu. Ya da toplumun kabul ettirdiği ve kurtulunması en zor alışkanlık olan düzen veya doğayı, diğer canlıları o düzene uydurma isteğinin getirisi zaman ölçme aletleri (saatler, takvimler...vs) de değildir. Bu, bağımsız, kurallarını kendi koyan hattâ o kuralları bile yadırgayan yeni bir 'ben'in yaratılışıdır. Issız bir adada 'başkası'nın varlığından ve başkasına sığdırılan toplumun varlığından uzakta olabilme düşüdür. O adaya kasıtsızca, bir kaza sonucu düşen birey önceden ait olduğu toplumun düzenini uygulamanın anlamsızlığını fark edene kadar bocalar; ama, sonra adım adım kendini keşfedişe yaklaşır. Issız bir adada, öğretilenlerin uygulanmasının bir anlamı yoktur sahiden de. Oluşturulan tarlalar, evcilleştirilen hayvanlar olmaksızın da hayat sürebilir ama bu tarlaların ve hayvanların, yaşayışı kolaylaştırmaktan öte anlamlar taşıdığını, onların, geçmişte yaşanılanların aslında onlar olmaksızın da yaşanılabilecek olan adaya yansıyan gölgeleri olduğunu fark etmek zordur. Bu zorluksa özgür olma düşüncesinin yarattığı korkudan ve insanın kendisine yapması gerekenleri söyleyenlerin eksikliğinde duyduğu güvensizlikten kaynaklanır. Yine de sonunda dize getirilmeye çalışılan tabiat galip çıkar bu savaştan ve dize getirilen Robinson olur. Defoe'nun Robinson'u, bu genel hikayenin sadece birinci kısmıdır; yani, keşfedişe kadar geçen ve adaya dönüşmekten çok, adayı dönüştürmenin tasarlandığı zaman. Yolculuğun sonunuysa Defoe'dan çok sonra bir Fransız yazar Michel Tournier getirir. Bu bakımdan, ben, "Cuma ya da Pasifik Arafı"nı daha çok incelemeye değer buluyorum.

Daha çok felsefi öğeler içeren bir roman 'Cuma' ve bu; Robinson'un sorgulayışlarıyla ve adanın, bu sorgulayışa katkısıyla hayat bulan bir felsefe. Geçmişle şimdiki zamanın, sonsuzluğun, yalnızlığın karşılaşmasından doğan bir buluş... "Uzun, dumanlı, içe dönük düşünme saatlerinde bu silik adama ait olabilecek bir felsefe geliştirmekteydi.Yalnızca geçmişin dikkate değer bir varlığı ve önemi vardı. Bugün, yalnızca geçmişin ürünü anlamların kaynağı olarak değerliydi."** Kabullenilemeyen bir zaman akışı vardır adada. Şimdiki zamanın varlığı bir türlü kabul edilmez. Bugünü yaratan, geçmiştir ve adada harcanacak zaman geçicidir; çünkü, sadece kayboluşla geri dönüş arasındaki unutulacak ve içinden birine dönüşecek bir zamandır, en çok da geçmişe... Önce öğretilen zamanı ve düzeni bile uygulama çabasına girişmeyen bir Robinson vardır. Adasına 'Kaçış' adını veren bir Robinson... Tek yaptığı, ufuklarda kendisini kurtaracak bir gemi aramaktır (başkasından umulan yardım ve kendine yetememezlik). Benimsenmeyen toprak, üzerinde sadece geçici bir misafir ağırlamaktadır. Arzulanan, şimdisiz bir gelecektir aynı geçmişe benzeyen. Adaysa sonsuzluk sunar. Sonrasız bir şimdiki zaman yani.Ancak duvarlara atılan çentikler ve su saatleri*** olmadığında farkına varılabilecek bir sonsuzluk ve geçmiş özlemi, toplum özlemi, başkası özlemi sona erdiğinde, Kaçış, Speranza olduğunda farkına varılabilecek bir sonsuzluk...****

"Görmediğim her şey benim için bilinmeyen" diyen Robinson, özgürlüğünün farkına vardığında adada görmediği bir şey kalmayacaktır ya da adada görmediği bir şey kalmadığı için özgürlüğünün farkına varacaktır. Bulunmadığı her yerde süren "derin gece" insanların yaşadığı dünya da değil midir artık? Karanlıklarla çevrili ama kendini aydınlatabilen bir fenerdir o. Karanlığı umursadığı sürece dünyanın varlığına mahkum, adasını umursadığı süreceyse aydınlığa erişmiş bir fener. Der ki, "Işığı yaratan göz karanlığı da keşfeder; ama, gözü olmayan kişi her ikisini de bilmez ve birincisinin yokluğundan dolayı acı çekmez."

Ada artık diğer insanların yaşadığı dünyaya dönüştürülmeye çalışılmıyordur. Kendi başına bir canlıdır o. Robinson'un kişiliğinde diğer insanların bakış açılarından arınmıştır, sadece Robinson yorumlayabilir adayı. Bu, daha genel anlamda diğer insanların bakış açılarını benimsemiş olan Robinson'un yerini kendi başına var olabilen bir Robinson'a bırakmasıdır. "Speranza'da tek bir bakış açısı var: Bütün gücüllüklerden arınmış olan, benimki. Ve bu arınma bir günde oluşmadı... Bugünse adayı görüşüm adanın kendisine indirgendi."

Ve bir de baş edilmesi gereken yalnızlık vardır. 'Başkası'nın yokluğuyla vücut bulan bir yalnızlık. Konuşmamak, daha doğrusu, aklına geleni yüksek sesle tekrarlamasına rağmen karşısında onu dinleyecek birinin eksikliği, yavaş yavaş dilinde bozulmalara neden olur. Kızar yalnızlığa, isyan eder; düşmanını bile aramaktadır artık, yeter ki, anlatacak, öfkeyle, sevinçle ama anlatacak biri olsun. "Artık biliyorum ki, ayağımla üzerine bastığım yeryüzünün sallanmaması için benim dışımda başkaları da onun üzerinde yürümeli. Görsel yanılsama, serap, sanrı, uyanıkken görülen düş...Tüm bunlara karşı en emin siper kardeşimiz, komşumuz, arkadaşımız ya da düşmanımızdır ama birisidir Tanrım, birisi." Ve o birisi çıkagelir günün birinde. Yerlilerden kurtardığı başka bir yerli: Cuma. Her türlü geçmiş ve gelecek kavramından habersiz, şimdiki zamanın içinde kapalı yaşayan bu yerli, Robinson'a itaat edecek ve düzenine uyacak ama her fırsatta bu düzeni anlamsız ve gülünç bulduğunu hissettirecektir. Sonunda Robinson'dan saklamaya çalıştığı pipoyu içinin barut dolu olduğunu bilmediği mağaraya atar ve böylece tam da olması gerektiği gibi bilinçsizce; ama, olacağı aşikar bir biçimde bu düzeni ortadan kaldırır. Bu patlama ve sebep olduğu yıkımdan sonra Cuma, Robinsonlaşmayı reddederken, Robinson, Cumalaşmanın gereğini kavrar. Bu noktada ikisi bir olur ve birbirlerinin yerine geçerler ama ne olursa olsun sadece zamanı yaşarlar. Takvimlerin ve saatlerin durması Cuma ve "ben"in sonsuzluğa yerleşmesidir çünkü. "Artık ben oraya taşındım, bu diğer Speranza'ya. Speranza artık meyve vermesini sağlamak gereken çorak bir toprak değil, Cuma artık görevim onu azarlamak olan bir vahşi değil. Asıl inanılmaz olan bu kadar süre onunla neredeyse onu görmeden yaşamış olmam." Robinson artık ona toplumsal düzenin sağlayamadığı bir dayanak noktasını içgüdüsel olarak arıyordur. O düzenin 'ilkel' olarak nitelendirdiği yaşam ona unuttuğu 'ben'ini kavrama olanağı verir."BEN kimdir? Hiç de gereksiz değil bu soru. Cevaplanamaz bile değildir." Cevaplanması imkansız olmayan soruyu çözmek için yolculuğuna devam eder. "Bir metafor ormanında el yordamıyla kendini arıyorum".

Başarır mı bilinmez; ama, sonuca onun kadar yaklaşan da yoktur herhalde.

Sonunda tam da olması gereken zamanda dönüş olasılığıyla beraber bir gemi çıkagelir. Yani, amacın tamamen kavrandığı, şimdinin geçmiş ve geleceğe tercih edileceği zamanda... Cuma'nın gitmesi ise önemsizdir artık; çünkü, ihtiyaç duyulan 'başkası' değil bir ikizdir.Başka Cumalar nasılsa gelecektir, önemli olan 'başkası olmayan ikizin' Robinson'un kendi varlığıyla canlanabileceğinin ve o ikizin ada olduğunun farkına varılabilmesidir.

Notlar:
* Manuel Spark-Robinson.
** Tırnak içindeki alıntılar romanda Robinson'un güncesine yazdıklarından alınmıştır.
*** Robinson kendine su damlalarının sesinin saatin tik taklarının yerini tuttuğu kusursuz işleyen bir su saati yapar.
**** Robinson başta Kaçış adıyla vaftiz ettiği adanın adını daha sonra Speranza olarak değiştirir.
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr