kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Mor Papatya

Kıvanç Yılmaz

Yalnız kaldığım gecelerden birinde duymaya başladım ilk önce o ilk başta anlaşılmaz gelen, hatıralarla dolu sesi. Buğuluydu, anlaşılmazlığı buğulu oluşundan değildi de, buğulu oluşu, bir kış günü yeşil, Ford marka tek kapılı arabanın nefeslerimizle puslanmış camlarına yansıyarak bana gelişindendi.

Olgun sesin birleştiği çocuk sesimin mutlulukla çarpıp bana döndügü bu yaşımdan hatırladığım kardeşim ve annemin, yeşil Ford'un içine mutluluk kokusu yayan güler yüzlü aydınlık yüzleriydi.

Yalnız kaldığım geceler buğuluydu.

Sesin anlaşılır olmaya başladığı zamanlarsa, ellerimle Ford'un camının buğusunu silip, Dolayoba'nın, Kartal'ın ve E-5'in sisli, düzensiz gri renkli, kurşuni yağmurlarla ıslandığı mekanları seyre başladığım zamanlara denk düşüyordu.

Çocukluğumun, her bayram bu kurşuni soğuktan geçerek büyük elleri öptüğüm sıcak, mutlu ve kavgalı evlere ulaşmak için yola çıktığımız köyde sevinçle geçtiği yılları anlatıyordu ses. Anlaşılır olmaya başladığı, odamın camının buğusunu sildiğim o gece, dışarıyı gördüm.

Bir yaz gecesi değildi, yağmur yağan bir kış gecesi olmasını isterdim ama, kuru, bulutlu ve toprak kokusunun buram buram yayıldığı, serin soğuk arası bir sonbahar gecesiydi.

Dışarıyı gördüm; sürünerek geçiyordu beyaz kedi köşeyi, köşenin bitimindeki kömürlüğe açılan, genelde eski binaların ön cephelerinde bulunan açık kalmış kömür tasfiye deliğinden dalıp gitti karanlığa.

İki genç, yüzlerini görmesem de, gölgeleri, hem boylarının çok uzun olduğunu, hem de sokağın bayağı ötesinde olmayacaklarını düşünmeme sebep oldu; çünkü, tek lamba sokağın başındaydı. Herkese göre bu sokağın başı kıçı farklıydı ya, o bambaşka bir serüven. İnsanlık serüveni.

Kendimi kaldırımda gördüm; yürürken değil. Yüzükoyun yatarken. Kanımı içen bir beyaz kedinin yanında, çatlamış kafatasımdan sızan hayallerim bulutlara yükselirken doyan bir başka beyaz kedi kanımdan izler bırakarak ayrılıyordu başucumdan, sürtünmeden duvara köşeyi dönüp, muhakkak tatları benden daha iyi olan fareleri yakalamak arzusuyla o delikten atlayıp karanlıkta kaybolup gittiği o kömürlüğe doğru. Neyse ki ...



Kardan adamlar yaptığımız kışlarda ya da mutluluktan geberirken, kışın kardan adam yapmayı ve karların üzerine bedenlerimizin izini çıkarmayı düşlediğimiz sıcak yaz günlerinin, eski çeşme üstünde üç taş oynadığımız akşam üstü saatlerinde tabii ki aklıma gelmezdi ruhumun böylesine ayrılacağını bedenimden.

O zamanlar her çocuk gibiydim; hayalleri, düşleri ve oyuncakları olan. Belki de erken bıraktığımdan geldi tüm bu olanlar başıma oyuncaklarımı; ki, ben hala severim oynamasam da oyuncakları. Kitaplarımın arasında muhakkak bir oyuncak arabam vardır gerçek olmasını istedigim güzellikte, arada bir dokunduğum, ama asla ağzımla araba sesi çıkartarak ileri geri hareket ettirmem onu, beni hak etmediğini, onun daha da çocuk olan bir insanı hak ettiğini düşündüğümden değil de kendimi hala çocuk olmaya hazır hissetmediğimden olur bu.

Çünkü sisli bir Boğaziçi sabahında denize taş atarken yakalamadım hiç kendimi; kendimi hep yakalamadığım duygularımı, bana sonsuzca açılan kapılarından içeri girip varoluşumun hayalini kurduğum kendi dünyamda saklanırken sobeledim.

Sobelerdim hep kendimi; çünkü kendimi hep düşünürken bulurdum, gelecekle ilgili hayallerimi. Hiçbirini gerçek yapamadım, ki ne güzeldir, hala hayal kurabilmem için gerekli sıcaklığı verir bu hiçlik bana, belki de hep çocuktum aslında. Çocuk olma hayali kurarken büyüdüğümü fark etmeden.

Köy-kasaba arası yaşamdan ayrılıp, şehir (bundan sonra bu anlatıda "ben" olarak geçecektir) dedikleri devin ayaklarının dibinde bulduğum yıllarda kendimi, yeni çıkmaya başlamıştı bıyıklarım ve dedikleri gibiydi gerçekten; uzun süre terlediler yeni yeni.

Ve aynı döneme denk gelir dün gece noktalanacak olduğunu o zaman tabii ki bilmediğim on bir yıllık aşk serüvenim. Şimdi kahkahalarım ardımda kalıyor rüzgar yüzümü yalayıp geçerken, rüzgara tutunarak, beni bırakıp.

Ne söyleyebilirim ki şimdi: Oldu bitti işte pişmanım, uğruna ölecek hiçbir şey yok hayatta ve tabii öldürecek de. Ben ikisini de yaparken şu anda, yüzümde geride bıraktığı kahkahalardan kalma sert tebessüm, asfalta yaklaşıyorum...

Birazdan etki-tepki prensiplerini doğrulayıp bir kez sekeceğim dünya üstünde.

Güzel şarklar, boş sözler, yeşillerin, gözlerin ve göğüslerin, tenindeki yıldızlı tat, hayatımdaki başarısızlıklar, başarılarımın silik tarihi, kalbimden geçmiş tüm hayaller, hakkımda bildiğini bildiğim tüm bildiklerin, beni utandıranlar, yücelten ya da daha çok batıranlar, kardeşimin sıcak yüzü ki, anneme benzer içtenliği, annemin koynu, babamın şairane kahramanlığı, ailem ve sen, varlığın, yokluğun, öpüşün, kokun, duruşun, göz yaşların ve kahkahan, en gizli kuytularında bile açıkta duran giz: Hiç olmamış olacak benim için. İçimdeki tüm sırlar ve sihirlerle kaybolup gideceğim, farkına varmadan kimse.

Ama korkma eğer korkarsan ve üzülme tabi eğer üzülürsen çünkü denizi çok severim ben, muhakkak karışacağım yer altı sularına ve ne yapıp yapıp, bulacağım muhakkak, bir nehre yada ırmağa sızıp bedenini benden gayrı yüceltecek yeganelerden; denizlerden herhangi birinde seni.



Tamam, bu sadece şairane bir dilek belki de, pişmanlığımı anlatıyorumdur, ama iyisi mi ben bu hayalden hiç korkmadan sarılayım ona, ki gerçek olur bakarsın sonunda. Aslında bu kadar da kısadır bir insanın yaşadıklari; hangi dönemde nasıl hissettiğidir, hangi zamanda ne yaptığı ya da neyi nasıl yaptığı ya da nasıl yaşadığı değil bence. Bence yaşam diyebildiğimiz her şey hissettiğimiz her şeyle tam tamına örtüşüyor, ne bir eksik ne bir fazla. Yoksa, değil insanın amacı her hangi bir şeyi var ya da yok etmek; hissetmek kardeşim, hissetmek! Her şey yok aslında onun dışında onsuz hiçbir şey nasıl oluyor da olmuyorsa.



Biraz önce kahkahalarla bıraktım kendimi dokuzuncu kattan asfalta ama kötü olan o kadar ileri sıçramış olmama rağmen takılıp kaldım, bina etrafını çevrelemiş uçları sivri demirden çitlere. Olmadı gene. Beyaz bir kedi yalamayacak patlamış kafamdan dışarı sızan taze sıcak kanı, hatta hissedemeyeceğim en kötüsü etki-tepki prensiplerini şahsen kanıtlayacak oluşuma huzurlu mutluluğu içimde doğacak.

Şimdi, Romalı iki süvarinin mızraklarında ayakları yerden kesmiş, ölmek üzere yaşama can çekişenim.

Hissedebildiğim; beyaz yağlı boyalı mızrak uçlu, biri, kalbimin altından belki yedinci belki sekizinci belki ikisini birden kırarak kaburgalarımın (Costae), parçaladığı ciğerlerimin bir kısmıyla sırtımdan çıkmış, ucundan sıcak taze kanımın aktığı, diğeri, göbek deliğimin-annemle aramızdaki bağın ilk defa koparıldığı- noktanın tam üç parmak çaprazından girip sağ kalça kemiğimden (Os ischii) çıkmış, iki soğuk ince demir parçası.



Amaçlarını ne kadar yerine getirebildiler bilemiyorum ama, herhalde yabancıların içeri girmesini engellemekle görevli bunca demir parçası arasından bu ikisinin, bu apartmanın sakinlerinden biri olan beni dışarı bırakmamaktaki bu tutumları biraz anlaşılması güç ve hatta gergin bir ortam yaratıyor. Ama bununda diğer hayatım boyunca karşılaştığım ve ilk anda benimle ne alakası olabileceğini anlayamadığım ve sonunda karşılaştığım ya da şans eseri kurtulduğum her hangi başka bir olay anında geriye dönüp o benimle hiçbir alakası olmadığını sandığım şeyin aslında o an yaşadığım olayı haber veren bir işaret olduğunu anladığım çok olmuştu. Şimdiyse kavradığım, durum biraz farklıydı; ölüyor oluşum yaşamış olduğumun habercisi değil, basbayağı kanıtıydı.



Bilemiyorum ama kendimi kötü hissetmeye başlamıştım; vücudumda bana ait olmayan bir şeyler vardı ama, artık onları kendimdenmişçesine kabullenen doğal bir hissizliğe girmiştim ve de çoktan asfalt üzerinde sekememenin verdiği yoğun kasvetle doluydum. Bir de bir daha o yıldızlı tenine dokunamayacak oluşum gelince aklıma muhakkak kurtulmalıydım bu ölürayak beni saran sıkıntıdan.

Bu yüzden, kurtulmak için bu kasvetli koyu acı ve sıkıntıdan, her zaman sıkıntılarımdan kurtulmak için yaptığım şeyi, babamın o bayram yaptığını yapıp, bizi eğlendirmek için takılı plak taklidi yaparak Çamlıca'ya dek söylediği şarkıya, şimdilerde yalnızlığımda duymaya başladığım o sese, yani, beni bu yaptığıma pişman eden ama her zaman olduğu gibi hemen de mutlu eden türküye eşlik ediyorum, kanımla birlikte akıp giden hafızamında izin verdiği kadarıyla hatırlayıp sözlerini.

Annemi, kardeşimi, babamı ve kendimi, henüz çocuk olduğum ve bir arada olduğumuz, sanki hiç ayrılmayacakmışız gibi o anı tekrar yaşayıp hafifletmek için ruhumu eşlik ediyorum geri dönüp o bayram el öpmeye giderken söylediği türküsüne babamın.

"ma-dımak, tek, tüksak-alım-a oy mad-ı-mak, ku-u-uş, kuş yeml-ikoy ma-dım-ak, aymad-ı-m-tek-tü-kasaklar-sakal-ı-ma!.."



Türküye eşlik ederken aklıma takılan soruyu bir türlü hatırlayamıyorum bu satırları yazarken sesiz ve sinsice yaklaşan beyaz kediyi fark edemeyerek hazırlıksız yakalanıp bir anlık çeviklikle guruldayan ağzımın ortasına pençelerini sallayınca kedi rüyamda, hem korktuğumdan, hem de ansızın uyandığımdan. Tam pençelenme anıma denk gelen intihar etmek için üçü yedi geçeye kurduğum çalar saatimden beni uyandırmak için haykıran Madonna'nın sesiyle.

Şimdi, çoğu gerçek olsa da, gerçek olmayan ölümümle ilgili bölümü gerçekmiş gibi hissettiğim ve yazdığım halde aslında bir rüya olduğunu size bu anlatının sonunda söylediğim için kızıyorsunuz bana. Ama ben de sizler gibi sonunda anlamıştım oysa ölmediğimi. Yani her şeyin sonuna almalıydım bu açıklamayı hayal kırıklığımı anlayabilesiniz diye.

Ama kim bilir, belki de gerçek olmalı en azından hayal kırıklarınızı onarmak için rüyam...

Eminim canım yanacak ve eminim ki "hayat ümit neşe dolu..."
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr