kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Bu öykü daha önce Mecaz Dergisi'nin ikinci sayısında yayımlanmış ve aynı isimle kısa filme çekilmiştir.

Ölü Kuş Bırakılmışlığı

Figen Uygur Melekoğlu

Tek kelime etmeden çekip gidiverdi; boynuna sarılıp, dudaklarımı kulaklarına yapıştırarak tam üç kere, "Gitme" deseydim bile sonuç değişmeyecekti. Öyle bir şey de yapmadım zaten, masallara inancımı yitireli çok zaman oluyordu; evet o gitti ve ben öylece kalakaldım sokak ortasında. Kalabalıkta pek çok insan yolun ortasını işgal edişime şöyle bir bakıp, dokunmamaya özen göstererek -sakın ha dokunayım demeyin- geçip gidiyorlardı yanımdan. Sapmalar tüm gruplarda olur; biri omuzuma hafifçe çarptı, duyulur duyulmaz bir sesle, "pardon" dedi, gözleri sakıngandı. Dönüş yolunu biliyor olsaydım bunun üzerine düşünür, hatta o cılız sesli, korkak yabancıyla konuşmayı denerdim. Her ne kadar annem yabancılarla konuşmamdan hoşlanmasa da, o adama, "pardon," dediği sırada sesinin kendine yabancı olduğunu fark edip etmediğini sormak isterdim. Ne var ki, o sırada düşünebildiğim evime nasıl gideceğimdi, daha önce hiç bulunmadığım bir noktada duruyordum ve bütün sokaklar birbirinin benzeriydi.

Sokakta yanımdan geçen insanlara bakıp, ne tür bir yerde olduğumu keşfetmeye çalıştım. Bildiğim tek şey, bu kentte her şeyin kesin çizgilerle ikiye ayrılmış olduğuydu. Siyahlar ve beyazlar, iyiler ve kötüler, beğenilenler ve iğrenilenler, güzeller ve çirkinler, anlamlılar ve anlamsızlar, dostlar ve düşmanlar, kazananlar ve kaybedenler. Ben yenilenlerdendim galiba. Evet, öyle. Deniz kıyısında gezintiler yapar bu kentin insanları, arabalarına biner, en yakın kıyıya koşarlar. Yüzlerini rüzgara verip gülümserler, yağmur damlacıkları saçlarının arasına düşer, memnun olurlar buna. Bense uzaktan ama çok uzaktan bakarım denize, evim rüzgara karşı korunaklıdır, dışarı çıkarken yanıma şemsiye almayı asla ihmal etmem. Kıyı boyunca gezintiler yapmak aklımın ucundan geçmez. Her şeyin ikiye ayrıldığı bu kenti sevip sevmediğimi bile bilemem. Kent de ikiye ayrılmış durumdadır, bir yarısında insanlar, diğer yarısındaysa kendilerinden her türlü kötülüğün beklenebileceği kimseler yaşar. Söylememe gerek var mı? Hangi taraftan geldiğim ve o anda hangi tarafta yer aldığım konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu. Dikkatlice baktığınızda yüzüme zorlukla görebildiğiniz telaşsa, hangi kesimde olduğumu kestirmeye çalışıyor oluşumdandı. Yanımdan geçen iyi giyimli, temiz yüzlü insanlar yüreğime bir parça su serpiyorduysa da, içimde giderek büyüyen sıkıntı kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Bakın, bakın siz de görebilirsiniz isterseniz. Biraz yorgun göründüğümü kabul ediyorum. O noktada dikilip durmaya ne kadar önce başlamıştım bilmiyorum; ama sanırım epeyce zaman geçmişti, az sonra havanın kararacağını işaret eden ağaçların yaprakları ve sokağın ıssızlaşmaya başlamasıyla da canım sıkılıyordu.

Bu ilk kayboluşum değil ki, diye düşünüyordum, daha önce de defalarca sokak ortasında kalakaldığım ve evimin yolunu bulamadığım oldu. O hep çekip gitti ve ben ardından mahzun baktım. Verilemeyecek hesabım olmadı hiç. Tırnaklarımı kısa kestim, saçlarımın kirli kalmasına izin vermedim. Külotumu her gün değiştirdim. Kimse pasaklı olduğumu söyleyemez; yalnız elbisemin düğmeleri hep düşer benim. Bakın, şimdi de üstten ikincisi yok zaten. Şu annem bir türlü öğrenemedi düğmeleri sağlam dikmeyi. Olmadık bir anda düşüp gidiyorlar; üstelik yuvarlana yuvarlana. Ama eğilip almam yerden düşen düğmeyi, değil mi ki, düşüp terk etti beni, değil mi ki, bırakıp gitti eğilip almam işte! Bir de evimin yolunu şaşırışlarım var. Oysa hava kararmadan evde olmalıyım, karanlıkta insanın başına neler geleceği bilinmez. Bir el, sessizce, daha ne olup bittiğini anlayamadan, çekip götürebilir sizi ve bu el bahçenizdeki çiçeklerin tuhaf renkleriyle hiç ilgilenmemiştir. Bunları düşününce korkuyorum işte; bu, yerde duran küçücük bir düğmeye sırt çevirmeye benzemiyor ki. Bu yüzden olduğum yerden bir santim bile kıpırdayamıyorum. Evet haklısınız, arkamda duran o heybetli ağaç, çınardı. Dallarında bir dolu kuş barındıran, başka bir zaman olsa, altında durmaktan ve güneşli bir öğleden sonra gölgesine sığınmaktan hoşlanabileceğim bir çınar. Hayır, gidip ona dayanmak hiç aklıma gelmemişti. Ama zaten, yorgunluğu fark edemeyecek kadar korku doluydum, dayanmayı, ondan güç almayı düşünemedim.

Hava karardı. Tenhalaştı sokak. Yanımdan hızla geçen bir otomobil yol kenarındaki su birikintisini üstüme sıçrattı. Kırmızı elbisemin eteklerinde gördüğünüz şu koyu renk lekeler o zaman oldu işte. İlk kez avaz avaz bağırma isteği duyacak kadar öfkelenmiştim. Sahip olduğum tek kırmızı elbisenin tanımadığım biri tarafından kirletilmesi beni çok kızdırmıştı. Ağlamaya başlayacağım sırada, düştü ayaklarımın dibine o kahverengi kuşun cesedi. Ben, kaldırımdaki ölü kuşun bırakılmışlığına gülümseyerek bakarken, bu fotoğrafı kim çekmiş, hiç bilmiyorum.
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr