kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Bir Şehirden Gitmek

Kıvanç Yılmaz

Şimdi bu yaşlı kadının, bu serin kumsalda tek başına, sabahın bu saatinde, her sabah olduğu gibi öylece güneşin doğuşuyla beraber kızaran denize bakarak neler mırıldandığını sorar ve benden herkese verdiğim geçiştirme cevaplardan değil de gerçek bir cevap isterseniz; durup biraz düşünmem ve ayrıntıları kaçırmadan, yaşanmış olan bir hayatı hatırlamam gerekir.

Hafif sarı, kahverengi saçları omuzlarından süzülürken yumuşak ve huzurlu göğüslerine, beyaz çarşafa sanki akıyordu kırmızı mürekkep gibi vücudu ve aklından geçen, sadece geride bıraktığı kararmış şehir, sokaklar, ve alt tarafı herhangi bir yaşam olmadığı için daha önemli olan bir yaşamdı.

Üzgün yüzüne değmeden uzanamadı elleri saçlarına, şöyle parmaklarının arasına aldı ve hepsini birden saçlarının, sağ omzuna yükledi. Sol omzu belli ki üzgün kalmıştı yüzü gibi, gözlerini kapadı, gerdi bedenini, dişlerini sıktı ve bıraktı kendini. Esnedi yatak; çarşaf iyice dağıldı. Derin bir nefes aldı, şişirdiği göğsünde dalgalanırken, tümü birden parlıyordu saçlarının, hiç kalkmayacaktı o gün yataktan, geride bıraktığı yaşamın tüm izlerini silmeye çalışırken, kurmak için yeni bir hayatın kılcal damarlarını aklında ve kalbinde oluşturmak için.

Elleri her zamankinden farklı, bacaklarının iki yanında sallanırken caddelerin egsoz kokusu içinde yürüyüp gidiyordu bir başka mekana, kendinden geçmek için değil, sadece güzel şeyleri hatırlayıp mutlu olmak için. Hatırlanacak güzel şeylerin de varolduğunu hatırlayabilmek için. Hayatı yırtıp bir yerlerinden, havalandırılabilir kılan neydi, bulmak için. Hayata adını veren şey ya da şeylerin ne olduğunu bulmak için değil de, minicik de olsa o şey ya da şeylere ait fikir pırıltısını görebilmek için. İçmek ve içmek ve hâttâ daha ayılmadan ne içtiğini bilmeden habire içmek, aklına sık sık geldiği gibi, belki de sır denen şey sırf sır olduğu için, sırf adı böyle olduğu için, sırf insan bilecek daha fazla şeyler istediği için bu kadar önemli bu kadar heyecan vericiydi. İnsan yaşadıklarından hep mutsuz olmuyordu tabi, dedim ya, yaşadığı mutlulukları hatırlamak için içiyordu, eğer kabul ederseniz, şöyle demeliyim ki, bilinçli içiyordu; ama, ben böyle bir içme biçimini kabul edemeyeceğim; içme eylemine başlamak tamamen bilinçli bir davranış olsa da, içmek sadece bardağın ya da şişenin içindeki o acı ya da tatlı sıvıyı içmekle sınırlı değildir. İnsan içerken kendini de içer. Anılarını, dostlarını, o anki ruh halini ve tüm hatırlanan mutlu ve acı görüntülerin hepsiyle beraber mekanları da içer, işte bu yüzden, içmek kutsal bir ayindir ve tüm kutsal ayinlerde olduğu gibi bilinçle yapılamaz,çünkü o an benlik yoktur artık, onu içen beden değil, beden dışındaki, her ne isim veriyorsanız, o şeydir: Belki de sadece bir isim.


"Onunla arkadaş olduğumu bilmenize gerek yoktu aslında, bunu nasıl olsa bir şekilde bu hikayenin sonunda ögrenecektiniz. Her zaman yaşanabilecek akşamlardan biriydi işte ve gene her gece yaptığı gibi, meyhane meyhane dolanıp mutluluk iksirlerinin tadına bakıyordu. Tesadüf ki, ben de o gece onunla yan yana düşmüştüm o birahanenin üç, dört kişilik, yüksek sandalyeleri olan masalarından birinde. Yüzü yorgun ve sanki daha dün çıktığına inanacağım çizgilerle kaplanmıştı. Konuşmaya nasıl başladığımızın farkına bile varamamıştım, herhangi şeyler üzerine herhangi bir konuşmadan daha farklı herhangi bir şey yoktu konuşmamızda, anlatılanlar sıradanlığın dışında bir parıltı taşımıyordu. Ta ki, o konu açılıncaya dek. Aslında açılan konunun içerik olarak pek bir önemi olmadığını söyleyebilirim; fakat, konu karşısında gösterilen tepki... İşte beni asıl cezbeden o tepkiydi.

O tepkilere tanık olduktan sonra konunun da bir önemi kalmamıştı benim için. Hiçbir şey umrunda değilmiş gibi ellerini kollarını inanılamaz devinimler içinde cümlelerine ve tonlamalarına uyduruyor, ünlemler ve virgüller, sanki anlatırken aynı zamanda da yaşıyormuşçasına kaşları, gözleri ve bin bir çekicilikteki yüz hatlarının da karıştığı mimiklerinin sanki bir sihir içeren etkisiyle cümlelerdeki yerlerini buluyordu. Sonunda açılmıştı, artık alabildiğine konuşuyor konuşuyordu. Susturmayı hiç düşünmemiştim, yüzümü dirseğimin üzerinde destekleyerek açtığım avucuma yaslayıp gözlerinin içinde kendimi görecek denli dikkatle bakarak dinliyordum onu; ama, bunun farkında mıydı? O an hiç zannetmiyordum.

Sohbet dallanıp budaklandıkça, ben sadece sorular soran, hayran hayran seyreden, ne kadar güzel anlattığını düşünerek arada bir, "hımm, hımm" ve "evet, evet" diyerek, büyülü bir monoloğa dönüşmüş bu hayranlık verici durumu biçimsel olarak diyaloglaştıran katalizör durumundaydım. Sonra birden sustu, o kocaman parlak deniz mavisi gözlerini gözlerime kilitledi ve yüzüme yaklaştı yüzü. Gözleri daha da büyüdü, sandim ki, birinin içine düşüp boğulmalıyım o an, ya da bu masmavilik, baştan aşağı sırıılsıklam yapmalı beni; ama, hiçbiri olmadı, kulağına eğildiğinde bedenim kasılmış, hareket etmekte zorlanan başımı dudaklarına o düzgün çukurlu çenenin üstüne yerleşmiş tüylerimi diken diken yapan dudaklara yaklaştırdım... "Fiji!.. benimle gelmek ister misin?"

Söyleyecek hiçbir şey bulamadım, saate baktığımda tam tamına iki saat yirmi dakikadır hiç durmadan, hiç bir şey içmeden ve hiç susmadan soru sormadan, cevap beklemeden, katılmamı istemeden ya da onayımı almak zorunda hissetmeden kendini, sanki tek, kişilik bir oyun sergiliyormuş gibi, gitmekten, başını alıp gitmekten, olabildiğince uzaklara, olabildiğince az insana haber vererek hâttâ güçlü olunabilecekse hiç kimseye haber vermeden gitmekten, nerelere nasıl gidilebileceğinden, hangi insan için neresinin daha iyi oldugundan, nerelerde ne yenebileceginden, sahillerinin en güzel sahiller olduğunu bildiği adalardan ve okyanus ülkelerinden ve bu ülkelerin egzotik, gizemli ve büyülü pazarlarından, bu pazarlarda satılan hazine haritalarından ve bu haritaların hangilerinin gerçek hangilerinin sahte oldugundan bahsetti. Hâttâ bahsettiği öyle haritalar vardı ki, bu haritalar insanı, zengin olmak isterken, kara büyü ve lanetin kucağına itiyordu. Kendini konuşmanın büyüsüne öyle kaptırmıştı ki, tüm bunlardan başkaca, o güne kadar kimseden görmediğim bir içtenlikle ve heyecanla anlatıyor anlatıyordu. Hiçbir insanın hiçbir zaman, uzun bir kumsalda yalnız kaldığı an kadar kendisi olmayacağından; kendisini olanca çıplaklığıyla tanımak için işte bu uzun ve inanılmaz güzellikte sahilleri olan okyanus ülkelerinden birine gitmesi gerektiğinden ve hâttâ dört tarafı denizlerle çevrili bir kara parçacığının dahi, şu oturup kendimizi avuttuğumuz, iş denilen hayat tüketenin ağrılarını dindirdiğimiz ya da çalışmadığımız anlarda neler yapıyorsak, işte o yaptığımız her şeye değeceğinden; eğer insanın hayatında bir amacı olacaksa bu amacın mutlaka ama mutlaka bir şehirden kurtulmak olması gerektiğinden; şehrin, insanı hayatta kalma reflekslerinden ve doğal davranışlarından kopardığından, doğal gelişimi çarpıklaştırıp evrim zincirini yanlış halkalarla genişlettiğinden, gen formülünün zarar görerek seleksiyona uğradığından; oysa insanın aslında kötü kurulmuş bir dekora benzeyen bu yanılsamalı gerçekliklerden ve kendisine biçtigi rollerden ve bu rolleri yerine getirmesinin saçmalığından, şablonlar ve uyulması ahlaken doğruymuş gibi gösterilen yasa ve kurallardan, aslında açıkça söyleyemese de ya da bunu bilincine taşıyamayacak kadar üstünü örtmüşse de, tüm bunlardan nefret ettiğinden; işte tüm bu ve bunun gibi bir yığın sebep yüzünden bu şehirden gitmek istediğinden ve benim de onunla Fiji ye gelip gelemeyecegimden konuştu. Adını bile bilmiyordum daha.

Fiji'ye gittik.

Yirmi üç yaşımın yeni heyecanıyla bırakmıştım her şeyi geride, ne bir iş, ne bir kazanç, ne bir beklenti, ne de bir bekleyenim kalmıştı, her şey onun ellerinde duruyordu.

Çoğu zaman insanın bu tip bir kaçışı gerçekleştirmesi korkulacak bir durumdur ya da durumlar, korkulacak halde olmasalar da buna izin vermezler, ben şu anda bu durumlardan birinin içindeyim mesela; ama, size kendimi anlatmayayım şimdi...

Çoğu insanı boğan bu durumlar, sorunlar ya da siz her ne derseniz, bağlayıcılığı olan o şeyler karşısında o an, o bırakıp gitme anı geldiğinde insan kendini unutuveriyor. Yolculuk edecek kişi sadece kendisi olduğu halde, arkasında bırakacaklarını da yanında götürmek istiyor; boğulma ve vazgeçme süresi de işte tam bu anda başlıyor. İnsan bir yolculuğa çıkarken ve hele de bu yolculuk kendisiyle hayat arasındaki hesaplaşma isteğinin bir ürünü olarak ortaya konuyorsa, merasından ayrılamayan, beyaz kıvırcık postu bir anda kalınlaşıp ağırlaşan ve bu ağırlığın altında ne yapacağını kestiremeyen kara melül gözlü bir koyun kimliğine bürünüyor insan. İnsan bu tip durumlar karşısında genellikle değişik hayvan türleriyle sıfatlandırabileceğim durumlara bürünüyorlar, kendilerine gelmeleri gerekirken. İşte, yolculuğun bir sebebini de böylece kaçırmış oluyorlar; zaman yolculuk zamanı olduysa eğer, ve insan doğup büyüdüğü ortamı terk etmek ve daha başka bir mekanda daha başka tatlarla varolmak istediği an, insanın kendini yakalamak istediği andır.

Neden bırakıp gider insan, neden varlığının yük olduğunu hissettiği bir zaman gelir de, bu yükü hissettiği yerden ona gelen yansıma insanın kendinden en ufak bir parıltı dahi olsa pay taşımaz? Çünkü benzer benzerini kaybetmiştir artık. Her bütün, parçalardan oluştuğu halde, kendine ait niteliklere sahip olsa da, bütünden en ufak bir parça eksik olduğunda, bütünün yapısı, niteliği, ve niceliği değişir. Eski biçimini kaybetmiştir artık o bütün; aslına bakarsanız, bütün olmaktan da çıkmıştır.

İşte, insan kendini burada salıveremez, barajını inşa eder coşkun sellerinin önüne, nefesi zirveyi görmüşken kesiliverir, daha yükseğe tırmanamaz; oysa cesaret ve kararlılık ve gitmek için gerekli özgüven ya da güç, kendisini bulmak adına sahip olduğu her şeye veda etme anı geldiğinde çıkmalıdır ortaya. Çünkü, insan kendini nerde görüyorsa orası onu yansıtıyor demektir.

İşte tüm bunları anlatırken onun nasıl da o adamda kendine ait hiç de bilmediği bir parçasını bulduğunu ve o parçaya doğru adım attığını anlamalısınız. Omuzlarında hiçbir yük bırakmamacasına attı omuzlarındakileri ve gitti. Kendini, olmadığı gibi gösteren bir dev aynası ya da küçük gösteren bir cüce aynasında keyifsizce seyretmektense, hiç tanımadığı bir adamın pırıltılı gözlerinden seyretmeyi daha doğru buldu."

Yatakta tekrar doğruldu, kalktı. Mutfağa doğru yürürken çıplak ayakları sessizce buğulu izler bırakıyordu ardında, ışıltılı beyaz seramiklerin üzerinde. Sepetten çıkardığı ekmeği keserken, kumsala oturmuş, denizi seyreder gördü annesini, kestiği bir dilim ekmeğin bir parçasını dolgun dudaklarının arasına götürdükten hemen sonra o da kumsala, doğduğu yere, annesinin yanına çıkacaktı. İncecik ayakları kumsalda ısınırken hiç de hızlı hareket etme gereği duymadı, bilekleri ve beyaz tabanları alışmıştı, ayaklarının onu bu kumsalda yıllardır hiç sendelemeden taşımasına. Hafif rüzgar aslı kahverengi olan, güneşle sararmış sarı saçlarını ellerinin arasına alıp savurdu birkaç kez, annesinin yanına oturuncaya kadar, düzeltmedi, düzeltme gereği duymadı, kendini güzel hissetmek isteği doğasında varolan bir şey olsa da o kumsala indiğinde önce bir sırrın perdeleri gibi açılıveriyor sonra ortadan kayboluyordu, o kumsala indiği anda o kumsalın bir parçası haline geliyor, bir kum tanesi, bir taş, deniz kabuğu, midye, ya da bir taşın üstünde buhar olup göğe yükselen ve ardından herhangi birinin değil de, yine bu okyanusun bu sahiline yağmur olarak geri dönen bir su damlacığı oluyordu...

"Sonrası mı?.. Güldürmeyin beni; kim bilebilir ki sonra'yı?.."
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr