kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Bu metin daha önce Evrensel Kültür dergisinin Ocak 2004 tarihli 145. sayısında yayımlanmıştır (s. 41-44).

Günışığına Özenen Tablolar
Abidin Elderoğlu

Barış Acar

I.
Van Gogh, fırtınalı havada manzaranın önüne tuvalini koyup resmini öyle yapmayı severdi. Ancak bundaki amacı doğayı olduğu gibi taklit etmek değildi. Theo'ya yazdığı mektuplarda sık sık değinir buna.

"Örnekse, şu yağmur altında yaptığım iki etüd -çamurlu yoldaki küçük figür hani- bazı başka etüdlerimin tamı tamına karşıtıymış gibi geliyor bana. Onlara baktığımda o kasvetli yağmurlu günün duygusunu yeniden taşıyorum, küçük figür ise, birkaç renk lekesinden başka bir şey olmamasına karşın, sanki canlı gibi... Figüre hayat veren çizimin doğruluğu da değil üstelik, çünkü aslında çizgi, desen yok o resimde. Demek istediğim şu ki, doğaya kirpiklerinin arasından baktığında, yani dış çizgiler silikleşip renk karışımları haline geldiğinde, oluşan esrarlı havayı andıran bir şeyler var bu iki etüdde."[i]

Bunu doğaya yeni bir bakış tarzı olarak yorumlayanlar çoğunluktadır. Gerçekten de, resme yansıyan doğa artık, o güne kadar görmeye alıştığımız doğadan o kadar farklıdır ki, hemen bu yargıya ikna olmaya meylediriz.

"Geçenlerde gördüğüm fırtınayı anlatmış mıydım sana? Deniz sarımtıraktı, özellikle kıyıya yakın yerlerde; ufukta ak bir ışık çizgisi, onun üstünde korkunç, karanlık, kurşuni bulutlar... Bunlardan eğik çizgiler halinde boşanıyordu yağmur. Rüzgar kayaların arasındaki küçük patikanın tozlarını denize doğru uçuruyor, yeni açmış akdiken çalılarını, kayaların şurasından burasından uç vermiş şebboyları, bir o yana bir bu yana sallıyordu... Sağ yanda yemyeşil, taptaze mısır tarlaları, daha uzakta ise bir vakitler Albrecht Dürer'in çizdiklerine benzeyen bir kent görünümü vardı. Kuleleri, değirmenleri, kurşuni damları, Gotik üslubunda evleri olan bir kent... Eteklerinde bir liman, iki yanındaki setlerin denize doğru iyice uzandığı... Denizi geçen Pazar akşamı da gördüm, her şey karanlık ve gri idi... Sonra şafak sökmeye başladı."[ii]

Bir izlenim olarak doğa gündemdedir artık. Ancak cümleleri yapısöküme uğratıp da, mektubu yazanın anlattığına değil, anlatış biçimine bakarsak yeni yeni şeyler görmeye başlarız.

"Renk kendi başına her şeyi anlatır, bunsuz yapamaz insan, ille de kullanmak zorundadır; güzel olan bir şey, ama gerçekten güzel olan bir şey, aynı zamanda doğrudur da. Veronose, ‘Cana'da Düğün' tablosundaki o şık insanların portrelerini yaparken paletindeki tüm zenginliği eflatunlar, harika altınsı tonlarla tuvale dökmüştü."[iii]

Ressamın yapmaya çalıştığı, doğayı yeni bir şekilde ele almak olarak nitelenemez artık. O, resmi yeni bir şekilde ele almak peşindedir ve peşinde olduğu, doğanın taklidi değil, doğanın rakibi olarak, renklerle, biçimlerle kurulmuş yeni bir evrendir.

II.
"Ressam ya da besteci sıcak tonlar ve tınıları doğru kullanıp ‘sıcak' yapıtlar yaratırsa birdenbire ısınır, hatta yanarsınız. Kusura bakmayın ama, gerçek müzik ve resim canınızı yakandır."[iv]
Abidin Elderoğlu'nun resimleri gün ışığına özenir. Sergi salonunun loş, yapay ışığıyla onu gördüğünüzde bir eksiklik duygusu, bir tamamlanmamışlık gelir oturur yüreğinize. Yarım kalanın ne olduğunu ancak gün ışığının parlak renkleriyle karşılaştığınızda anlayabilirisiniz. Resimlerin içinden yükselen ışık, renkler, kaligrafinin her an canlanıverecekmiş gibi duran biçimleriyle de birleşip sokağa çıkmak isterler. Karşıtlarıyla yüzleşmek, onunla bütünleşmek, yeni bir devinim yaratmaktır bütün dertleri.

"Amaç bir kaos yaratmaktır. Buysa, resim elemanlarını bu yönde yeniden örgütlemek, onlara etkin görevler vermek, ya da görevlere uygun etkin plastik öğeler yerleştirmekle olur." (Abidin Elderoğlu, sergi davetiyesinden)

Kaligrafinin en önemli özelliği insan bedeniyle olan ilişkisidir. Bu ilişki çok boyutlu bir ilişkidir. Her harfin insan vücudunun bir duruşuna karşılık gelmesinin yanında, hattatların yazıyı dizlerinde yazdıkları da söylenir. Bu demektir ki, insan vücuduyla başlayan hikaye yine orada son bulmaktadır. Doğu toplumlarında, kaligrafi insan bedenin kutsanması, aşkınsallaştırılması anlamında değil de tam tersi bir doğrultuda ele alınmıştır hep. Orada tanrısal lütfun, insanın "tek anlama yetisi"yle kavranabilecek tek bir tezahürü bulunur. Böylece antik çağın ve Rönesansın güzelduyusuyla, örneğin İslam kaligrafisinin güzelduyu anlayışı, söz konusu olan aynı eleman, yani insan bedeni bile olsa, birbirinden kökten farklıdır.
Çağdaş sanatı bunları da düşünerek ama bundan ayrı bir yerde değerlendirmek gerekir elbet. Çünkü Elderoğlu'nun resimlerinde tanık olduğumuz şekliyle yalnızca mistik olanla değil, olanaklı olanla da ilgilidir bu. Canhıraş dağa tırmanan insanların yarattıkları beden şekilleri, kaligrafik çalışmalarında, evrenin sonsuzluğunda devinen şekillere dönüşürler. Bu, somutun soyutla girdiği ilişkide bir sentez arayışı olarak değerlendirilebilir.

"Resimlerim, neden ve konu aramaya kapılmadan gözle dinlemeye göredir." (Abidin Elderoğlu, sergi davetiyesinden)

Hareket izlenimi sanatçının salt istenç olarak müzikal olana yönelmesiyle ortaya çıkar. Attığı ilk adımdaysa kaligrafinin diyagonal çizgilerinden yardım alır. Sonuçta ritm ve uyum, aynen müzikte olduğu gibi, metafizik olanın dile getirilme aracı olarak, kaligrafide de bulunur. Tuvallere biraz yaklaşıp baktığımızda ise elde ettiğimiz etki resmin kaybolmasından da öte, parçalara ayrılmasıdır. Birbirine yaslanarak uzayıp giden çizgiler, sahneye çıkan fırça darbelerinin kesikliğiyle darmadağın edilir. Deli gibi sağa sola vurulmuş bu darbeler, izleyeni kaosun göbeğine geri sürüklemek için dokuya yedirilmiştir.

"Problem konudan sıyrılmak, konusuz plastik bir müzikalite yaratmak..." (Abidin Elderoğlu, sergi davetiyesinden)

Cézanne'ın çay fincanında gördüğü "yaşayan şey" elbette tinsel olanla ilgilidir. Ancak yöntem araştırmaları ve biçimsel kaygıların eşik noktasında "nesne" anlayışı yatar.[v] Soyut sanatın gizleriyle uğraşan ressam "nesne"nin gizleriyle de uğraşmaktadır. Bu çaba içerisinde "nesnesiz" olduğunu ilan ettiği gün, sanatının yok oluşunu da ilan etmiş demektir. Kandinsky'nin dile getirdiği şu perspektifi kaybetmemek çağdaş sanatçı için yaşamsal öneme sahiptir:

"Metod arayışında sanatçı daha da ileri gider. Sanat yalnızca sanatçılarca kavranabilir özel bir alan halini alır ve sanatçılar, öfkeyle, halkın eserlerine karşı kayıtsızlığından yakınırlar... Böylece sanatçı küçük bir patron grubu ve uzmanlarca övülür ve ortaya kabiliyetli, usta sanatçılardan oluşan bir topluluk çıkar. İşte, sanatta zafer böyle kolayca kazanılmıştır."[vi]

Notlar:
[i] VAN GOGH, Vincent. Theo'ya Mektuplar, (Çev. Pınar Kür), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2001, s. 115.

[ii] VAN GOGH, Vincent. a.g.e., s. 19.

[iii] VAN GOGH, Vincent. a.g.e., s. 157.

[iv] KANDINSKY, Vassili. Aktaran: İPŞİROĞLU, Nazan. Resimde Müziğin Etkisi, İstanbul, Remzi Kitabevi Yayınları, 1995, s. 111.

[v] Soyut resimde sanat eserinin nesnesi için bkz. TUNALI. İsmail. Felsefenin Işığında Modern Resim, İstanbul, Remzi Kitabevi Yayınları, 1989.

[vi] KANDINSKY, Vassili. Sanatta Ruhsallık Üzerine, (Çev. Gülin Ekinci), İstanbul, Altıkırkbeş Yayınları, 2001, s. 48.
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr