kirpi "Yergi kirpiye benzemeli, her öfkeli dizeyle oklarını fırlatan." Joseph Miles
» Ana Sayfa
» Edebiyat
» Felsefe
» Fotoğraf
» Müzik
» Politika
» Sinema
» Tarih
» Diğer
» Plastik Sanatlar
» İletişim
» uzakulke@fisek

kirpi arama
güncellemelerden haberdar olmak için:

Kitle İletişiminin Kamusal Söyleme Etkileri

Serdar Güney

İnsanlar ve toplumlar çağlar boyu iletişimi sağlayabilmek amacıyla birtakım "konuşma araçları" kullanagelmişlerdir. "Konuşma" derken, bir kültürdeki ya da kültürler arasındaki tüm iletişim kurma biçimlerini kastediyorum. Bu biçimler bir toplumdaki sanat, teknoloji, eğitim, giyinme, beslenme, barınma... vs. olanakların tümü; yani tüm kültürel yapıdır. Çünkü; sanattan teknolojiye, mimariden eğitime, giyimden beslenmeye,sağlığa kadar insan ürünü olan her alan, içinde varolduğu toplumun tüm kodları ile birlikte iletişim kodlarını da bünyesinde taşır. Bütün bir kültür, iletişimin tüm kodlarını temel aldığından: başka bir deyişle iletişim olmadan kültür ve/veya kültürlenme de olmayacağından, kültürü oluşturan bu yapılar iletişimi de sağlarken, kendilerine, toplumlarına ve hatta çağlarına ait iletişim özelliklerini de sunarlar. Her iletişim bir 'konuşma' olduğundan, bu iletişimleri sağlayan iletişim araçlarının her birine birden "konuşma araçları" diyorum. Ancak, benim burada ilgilendiğim, haberleşme alanındaki "konuşma araçları"dır.

Bu "konuşma araçlarımız" biz istesek de istemesek de "dünyayı bizim adımıza sınıflandırır, bir sıraya sokar, bir çerçeveye dizer, genişletir, küçültür, renklendirir ve dünyanın görünümüne ilişkin savlar ortaya atarlar."[1] Yani dünyayı algılamamızı etkileyip değiştiren bu araçlarımız, dünyaya bakışımızın bir aynasıdır aynı zamanda.

"Konuşma araçları" toplumun çağlar boyu gösterdikleri teknolojik gelişmelerle paralel olarak biçimsel ve niteliksel değişikliklere uğramışlardır. Bu bağlamda gördüğümüz ilk ve tek asli aracın söz olduğu dönemin ardından matbaanın bulunması ile hızlı bir biçimde tipografi (basılı söz) kültürüne geçilmiş, sonrasında ise birbirine çok uzak iki nokta arasında hızlı iletişimin kurulmasını sağlayan aracın bulunması ve daha sonra buna görsel olanında eklenmesiyle birlikte bugünlere gelinmiştir.

Eskiçağ Yunan kültüründe en önde gelen iletişim aracının söz olduğunu görmekteyiz. Öyle ki, söz, sosyal yaşamın ve tüm kültürün en önemli belirleyicisiydi. O dönemde, yeterli düzeyde retorik bilgisine sahip olmayan kişilere, topluluk içinde neredeyse söz hakkı bile verilmez, hatta bu kişiler ayıplanır ve küçümsenir; Yunan felsefesinin temel kavramlarından biri olan logos'un sesine kulak vermemiş, logos'tan pay almamış kişiler erdem bakımından eksik sayılırdı. O dönemlerden elimize geçen en önemli yazılı belgelerin bile kişiler arasında diyalogları yansıtması, o dönemlerde sözün ne kadar önemli bir araç olduğunu göstermektedir.

Kutsal kitapların dilini incelediğimizde, anlatılmak istenenin, konuşma havasında, bir söylev verilircesine anlatıldığını görürüz. Bu yüzden Tevrat'ın, "Önce söz vardı," diye başlaması tesadüf değildi; çünkü, Yahudilerin tanrısı kendisini söz aracılığı ile ifade eden ve diğer bütün araçları kesin-kes reddeden bir tanrıydı.

Aynı şekilde, fıkralar, atasözleri, deyimler ve söylenceler de sözde belirlenen bir kültürün belirleyici içeriklerindendir. Söylenceler 'tıpkı atasözleri ve deyimler gibi- yaşamın belli durumlarında, o durumların özünü kavrayıp, bundan payımıza dersler çıkarmamızı sağlayan, kuşaktan kuşağa yine sözle aktarılan hikayelerdir. Bu söz kalıpları ve kalıplaşmış hikayeler bu yapılarıyla örf dediğimiz sivil (yazılı olmayan) hukukun da özünü oluştururlar. Nitekim İncil'de de İsa'nın konuşmalarının bu söz kalıplarından oluştuğunu görürüz.

Bu söz kalıplarının tarihsel boyutları vardır; geçmişten geleceğe gelenekler aracılığıyla aktarılırlar. Oysa gösteri çağının hakimi ve görsel imajın en büyük yayıcıları olan televizyon ve bilgisayar için geçmiş ve gelecek yoktur, yalnızca "şimdi ve burada"lık söz konusudur. İnsanlar televizyon ve bilgisayarlarının başındayken tarihlerinden ve geleneklerinden uzaklaş(tırıl)ırlar.

Tipografi Kültürü
Söz'ün belirleyicilik arz ettiği kültürden tipografi kültürüne geçildiğinde ise durum giderek değişmektedir. Matbaanın bulunmasıyla birlikte söz'de varolan her şey kağıda aktarılmaya ve uzak yerlere taşınmaya başlamış ve zamanla güçlenen tipografi, yeni bir söylem kültürünü dayatarak basılı söz dili ve konuşma dili diye bir ayırımın doğmasına neden olmuştur.

Tipografi, paradigması bakımından karmaşık bir içeriği olan bir dil talep eder ve sunar. Basılı söz, anlatılmak istenen şey hangi tarzda anlatılırsa anlatılsın, başı ve sonu bir bütünlük içinde olan bir anlatım isteğini dayatır. Yani anlatılmakta olanın net bir bağlam içine oturtulmasını talep eder. Oysa tipografi kültürü yaygınlaşmaya başlayıp, sözü asli araç olmaktan çıkardıktan sonra konuşma dilinde bu geri plana itilmiştir.

Tipografi egemenliğindeki bir kültürde insanlar basılı sözün belirleyiciliği altındadır. Konuşma dilinin yerini alan yazı dili ile birlikte tüm iletişim yazı diliyle ve kültürüyle belirlenirken, kamusal söylemin içeriği de tipografi kültürünün yarattığı ortamda şekillenmiştir. Ayrıca, insanların dünyayı algılama yorumlama biçimleri olduğu kadar zeka kapasiteleri de tipografi kültürünün etkisi altındadır. "Zira yazılı sözlerin bulunmadığı yerlerde insan zihni ayaklı bir kütüphane gibi işlemek zorundadır. Bir şeyin nasıl söyleneceğini ya da nasıl yapılacağını unutmak topluluk açısından bir tehlike, üstelik düpedüz aptallıktır."[2]

Tipografi Etkisindeki Amerika
18. yy. Ortalarında Amerika'da matbaanın ülkenin her köşesine yayılmasıyla birlikte hızla artan bir yayın-yayım-okuma trafiği gözlenmiştir. "19. yy. Başlarında ülkenin tüm bölgelerinde tamamen basılı söze dayalı bir kültür egemendi. 1825-1950 Yılları arasında aboneli kütüphanelerin sayısı üç katına çıkmıştı."[3] "Yayıncılar best seller olması muhtemel kitapları ele geçirmeye o kadar istekliydiler ki, gelen posta gemisini karşılamaya adam gönderirler, Bulwer'ın ya da Dickens'ın en son romanı bir gün içinde dizilir, baskıya verilir ve kapağı takılıp hazır hale getirilirdi."[4] O dönemlerin Amerikasında siyaset söylemi yine tipografi kültürünün egemen olduğu ortamda şekilleniyordu. O dönemde başkan ya da belediye başkanlığı adayları genişçe bir yerde toplanır ve her biri ortalama beş ila altı saat süren ve en önemlisi de konuşma diliyle değil, basılı söz diliyle konuşmalar yaparlar, kalabalık bir topluluk ise bu konuşmaları büyük bir dikkatle dinlerdi. Buradaki diğer bir önemli nokta da izleyicilerin bu ağır konuşmaları anlayıp yorumlayabilecek bir zihin kapasitesine sahip olmalarıydı. "Bu dinleyiciler, bu tür tartışmaları politik eğilimleri açısından temel önemde sayan, toplumsal yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olarak gören ve uzun söylevlere çoktandır alışmış insanlardı"[5] Gösteri çağının insanına ise tüm bu uzun söylevler anlamsız ve bir türlü bitmek bilmeyen bir ızdırap, bir işkence gibi gelecektir. Günümüzde, televizyon kültürünün büyük ve belirleyici etkisiyle, bu kadar uzun söylevleri anlayarak dinleyebilecek çok az sayıda insan vardır ve bu sayı da giderek azalmaktadır

Peki ne oldu da bu gün bu durumdayız? Ne oldu da, dış dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimlerimiz ve bunun sonucunda da kamusal söylemlerimiz bu denli büyük bir değişikliğe uğradı?

İnsanların dünyayı kavrama, yorumlama biçimlerinde ve toplumların kamusal söylemlerini baştan aşağı değiştiren süreci baştan gelişme, birbirinden uzak iki nokta arasında hızlı iletişimi sağlayan telgrafın bulunması ile olmuştur. Telgrafın kullanıma sokulması ile birlikte, iletişim alnında, bağlamından koparılmış enformasyon şaşkınlık uyandıran bir hızla her yere yayılmaya ve dahası, her yerde hakim konumuna gelmeye başlamıştır. Böylelikle, "günün haberleri" dediğimiz, gerçek anlamda haber niteliği taşımayan, içi boş ve insana dünyanın aslında önemsiz olduğu izlenimini sunan haberler kendine zemin bulmuştur. Zira "eğer bu olayların reklamını yapacak bir teknoloji olmasaydı, insanlar da onları izlemeyecek, gündelik işlerinin arasına karıştırmayacaklardı"[6]

Farklı iki kamusal söylem içeren iki araç aynı anda etkin ve belirleyici olamazdı. Hızlı enformasyonun -şüphesiz, bu olguyu bir biçimde destekleyen diğer olgularında katkılarıyla- yarattığı kamusal söylem tarzı, tipografi kültürüne ve onun tüm değerler sistemine, doğrudan bağlamsız haberi yayarak saldırmaya başlamış ve bunun sunucu olarak da haber bir meta konumuna düşmüştü.

Televizyon Mantığı
Telgrafın başlattığı bu değişime en büyük katkıyı, telgraf ile fotografinin birleşimi olan televizyon yapmıştır. Televizyon, dünyayı bize gözümüzün önünden sürekli akıp giden, bu bakımdan varlığını hız olgusuyla sürdüren ve tüm dünyayı eğlencelik bir seyir olarak sunarak herkesi ve her şeyi basit bir görüntüye indirgeyen bir araçtır. Sahip olduğu bu mantık uyarınca, "bir muhabirin nükleer bir savaşın kaçınılmaz olduğu haberini verdikten sonra, ...'ve şimdide reklamlar,'"[7] diyebilmesi hem doğaldır hem de yaşanan hayatın ne kadar önemsiz olduğunun örtük olarak altının çizilerek zihinlere kazınmasını sağlamaktadır. Televizyon, sunduğu her bir görüntü ve haberin bir öncekiyle alakasızlığı dolayısıyla 'yani tipografide önemli bir koşul olan bağlam, burada geçerliliğini yitirmiştir- tarih düşüncesinin de dışlanmasına yol açmaktadır.

Televizyon, tarih düşüncesini temelde iki şekilde dışlar. Birincisi, yukarda da anlatmaya çalıştığım gibi, bir alakasız haber ve görüntüler sayesindedir. Çok daha etkili olan ikinci yöntemi ise, televizyonun bizlere gerçek tarih(imiz)i unutturup, bunun yerine, yapay bir tarih yazması ve bu tarihi "gerçek tarih" olarak kabullenmemizi sağlamasıdır. Televizyon bunu, insanların kitle kültürüne ve popüler kültüre olan bağımlığını kullanarak yapar. Örneğin; belgesel nitelikli dizi ya da filmlerde tarihi bir şahsiyeti ya da olayı aktarırken, o şahıs veya olaydan gerçek kimliğini alır ve yerine bugünkü insanın değer yargılarını, beğenilerini, karşı çıkışlarını, arayışlarını, açmazlarını... vs. koyar Böylece insanlar tarihsel gerçekleri değil, kendi gerçeklerini; geçmişi değil bugünü izlemiş olurlar. Ayrıca bu şekilde, geçmişle bugün arasında önemli bir farklılık bulunmadığına, dolayısıyla geleceğin de farklı olmayacağına inanmaları sağlanır. Bu da, insanların, en iyi ve güvenilir değer yargılarının izledikleri "tarihsel içerikli" dizi ya da filmlerin de anlattığı gibi, kendi değer yargıları olduğuna, bugün bazı sorunları olsa bile yaşadıkları hayatın, sahip oldukları değerlerin bulunabilecek en iyi hayat ve değerler olduğuna inanmalarını sağlamaktadır. Böylelikle insanlar ve toplumlar televizyon sayesinde üzerlerinde ağır bir yük olarak taşıdıkları tarihlerinden uzaklaş(tırıl)mışlardır.

Televizyonun, bu mantığı sayesinde 'kirli' geçmişlerimiz artık sorun olmaktan çıktı. Artık geçmişte yaşanan 'can sıkıcı' olaylar 'Yahudi soykırımı gibi- gerçek anlamda anımsanmıyor bile. Popüler kültürün ikonlar üreten kurumları 'Amerikan sineması, reklam, ve moda sektörü, medya...vs sayesinde ancak anımsıyormuş gibi yapıp derin ve acıklı bir iç geçirerek kendimizi kandırıyoruz. Hiroşima ve Nagazaki'nin hala hatırlanıyor olmasının nedeni, radyasyon yüzünden hala insanların ölüyor olmasıdır ve bu da çok sürmeyecektir. Bugün Japonya'da ilkokul çocuklarının %64.8'i atom bombasının atılış tarihini hatırlayamamaktadır. Bu yönüyle televizyon, bir düş görme aracıdır. İnsanlar ve toplumlar televizyon sayesinde "mutlu" uykulara yatarlar.

Kitle Kültürü ve Popüler Kültür
Kitle kültürünün bilinç endüstrisi hayatın bu "can sıkıcı" görünümlerini biz hayatın gerçekleriyle yüz yüze gelemediğimizde bizi rahatlatmak ve yapay bir gerçeklik ortamı yaratarak toplumdaki efendi/köle ilişkisini, yabancılaşmayı, eşitsizliği, insan ilişkilerine sinen iki yüzlü maddiyatçılığı...vs. gözlerden uzak tutmak için unutturur. İnsanlar da çevrelerinde oluşan bu yapay gerçeklik sayesinde hayatlarını daha 'rahat' bir şekilde sürdürürler. Bu unutturma biçimlerinden biri yukarıda anlattığım gibi, yapay bir gerçeklik oluşturmasıdır. Diğeri ise popüler kültür aracılığıyla gerçekleşir.

Kitle kültürü bizlere bir yapay gerçeklik ortamı sunarak, sistemin sorunlarını gözlerden uzak tutsa bile, insanlar yeni arayışlar içine girmesinden onları alıkoyamaz. Çünkü insanlar durmadan yeni sıkıntılar, yeni acılar, yeni öfkeler, yeni beklentiler... vs. edinirler. Popüler kültür işte bu noktada devreye girer ve seri üretim tarzıyla ucuz, basit, herkesin kolayca erişebileceği, tüketilmeyi talep eden ikonlar -pop müzik ürünleri, yiyecek, içecek, ve giyim malzemeleri, dergiler, spor, tv dizileri, çeşitli teknoloji ürünleri... vs.- üreterek, kitle kültürünün yarattığı yanılsamanın daha da güçlenmesini sağlar. Bu yanılsama sayesinde insanlar hem aynılaşan yaşam karşısında bir ait olma duygusu ve bir statü kazanırlar hem de sorunlarından biraz uzaklaşıp yaşamlarını öyle ya da böyle sürdürebilmek için enerji toplarlar. Öfkelerini, acılarını, açmazlarını, beklentilerini, farklılıklarını... vs. popüler kültürün bu ikonlarında bulur ve yaşarlar. Arabesk müzik konserinde dinleyicilerin kendini jiletlemeleri, etrafı kırıp dökmeleri acılarını ve ezilmişliklerini dışa vururlar. Ya da geri kalmış, Avrupa'ya karşı tüm toplumsal alanlarda "hezimete uğratılmış" bir ülkenin bir futbol takımının, Avrupa'nın büyük kulüpleri karşısında aldığı galibiyetler sayesinde o geri kalmış ülkenin popüler kültüre bağımlı kitleleri, tüm ezikliklerini unutarak "Avrupa'yı devirmiş olmanın" coşkusunu yaşarlar." Hatta, bazen, İngiltere'de Beatles topluluğunun konserini sıradan insanlar ile kraliyet ailesi üyelerinin birlikte izlemesi ve kraliyet ailesi üyelerinin bu "ne idüğü belirsiz" şarkıcılar tarafından açıkça hakarete uğratılışına tanık olunması gibi uç örnekler de yaşanabilir. İnsanlar, böylelikle, popüler bir müzik konserinde kraliyet ailesine "fark atabilirler". Ama konser bittiğinde ya da konser salonunun dışına çıktığımızda, toplumun tüm alanlarında kimin kime kaç "fark atacağını" unutmanın yaşatabileceği bir yanılsamadır bu. Gerçek hayata uyumlanmamızı kolaylaştıran bir yanılsama"[8]

Popüler kültür tüm bunları yaparken, insanların "daha iyi bir yaşam" düşlerini son derece uysallaştırılmış bir biçimde de olsa, canlı tutmak zorundadır. Çünkü mevcut ekonomik sistemin istikrarının devamı için gerekli üretim-tüketim dengesinin sağlanması ve bu dengenin korunması, bunun içinse insanlara belli oranda özgürlük alanı tanınması gerekmektedir. Bir taraftan da, insanlara, bu ikonlar ve bu ikonların söylem tarzlarıyla, bir araya gelmemeleri, ancak parçalanmış bir bütünlük içinde yer almaları; çünkü, bu "daha iyi yaşam" düşlerinin ancak bu şekilde gerçekleşebileceği telkin edilir. Örneğin reklamlarda, özgürlüğün, toplumdaki 'köle' konumundaki diğer insanlarla bir birlik oluşturup, 'efendi'lere baş kaldırmakla değil, bazı meşrubatların tüketilmesiyle elde edildiği; ya da bazı ayakkabıların giyilmesiyle "çevreye karşı daha duyarlı olunduğu" ...vs. telkin edilir. Yani, bütün bu ikonolojik sistemin amacı, bize mevcut yapıyı değiştirmemiz için gerekli malzeme ve motivasyonu sağlamak değil, tam tersine, böyle bir amaç için harcayabileceğimiz tüm enerjimizi içeriği boşaltılmış bir değerler ortamına aktarmak ve diğer taraftan da böyle bir amacın gereksizliğini, boşunalığını bizlere kabul ettirmektir.

Kurumları Olmayan Bir Kamusal Söylem
Günümüzde popüler kültürün ve onun 'nesne'lerinin kitlelere en kolay ve en hızlı bir biçimde yayılmasında televizyon ve bilgisayar en önde gelen araçlardır. Dolayısıyla, televizyonun ve bilgisayarın popüler kültür üzerinde çok önemli işlevi vardır. Böyle bir ortamda kamusal söylevin bütün kurumları 'eğitim, din, aile, siyaset...vs.- tüm 'görüntü'lerin ana kaynağı konumunda olan televizyon ve onun bizlere ulaştırdığı popüler kültürün ikonları sayesinde belirlenir. Dolayısıyla gerçekte işlevsel olarak bütün bu kurumlar giderek ortadan kalkar ve onların yerini televizyon alır; çünkü insanların istediği şey televizyon ile "sunulur."

Bu kurumların denetimini elinde tutan iktidar aygıtı ise, bu kurumların hala varlıklarını sürdürüyormuş gibi yapmalarını sağlayıp, kitleleri de istikrara olan güvenleri sarsılmasın diye bu palavraya inandırırlar. Çünkü büyük toplumsal çalkantılar daima istikrarsızlık dönemlerinin bir sonucu olmuştur.

Bugün aile kurumunun varlığından ne kadar söz edebiliriz? Artık, televizyon ve bilgisayarlarımız ailenin her bireyini kendine bağlamış ve ortaya birbirlerinin hayatlarını paylaşan değil, kaderin tuhaf bir cilvesi sonucu bir araya gelmiş yalnız bireyler çıkmıştır. Bilgisayar tuşları aracılığı ile sevişerek orgazm olabilen biri neden bir aile kurmak hevesine kendine kaptırıp başına iş açsın ki?

Din kurumunu ele alalım: Artık insanların, internet aracılığıyla günah çıkarabildikleri, tanrısına e-posta gönderebildikleri bir ortamda din ne kadar geçerlidir? İnsanların ve toplumların tüm ahlaki içeriklerinden soyunduğu bir çağda din kurumunun misyonu nedir; dahası, bir misyonu kalmış mıdır?..

Eğitim kurumu da bu başkalaşımdan payını almaktadır. Bugün Avrupa ve Amerika'da pek çok eğitim kuramcısı, eğitimin eğlenceli bir hale sokulduğunda daha iyi sonuçlar alınabileceğini savunmaktadır. Pek çok ülkede çocuklar kadar büyükler tarafından da ilgiyle izlenen Susam Sokağı adlı çocuk programı buna en iyi örnektir. Bu programda eğitim, çocuklara eğlencelik bir seyir olarak sunulur. Burada tehlike, eğlencenin eğitim için araç olmaktan çıkıp eğitimin kendisi olmasındadır. Artık bilgisayar sayesinde bire bir eğitim sistemi ortadan kalkmaktadır. Bilgisayarı olan herkes dünyanın öbür ucundaki bir okulun derslerini evindeki koltuğundan kalkmadan takip edebilmektedir. Bu şekilde insanların seçme olanaklarının artırıldığı savunulsa da, aslında eğitimin özünden; yani canlılığından, hayatla iç içeliğinden uzaklaşıldığı gözardı edilmektedir.

Televizyon bu kurumların yerini, popüler kültürün ikonları aracılığıyla, onların can damarlarına saldırıp içlerini boşaltarak alır. Çünkü; tipografi kültürü, bütün bu kurumların üzerinde düşünülmesini şart koşarken, televizyon düşünmeyi dışlar. Televizyon seyircisi de, kendini, düşünmenin tüm yükünden arındıracak olan görüntü seline kolayca bırakıverir. İnanların ve toplumların tarihliliklerinden ve kendi gerçeklerinden kopup belleksizleşmeleri işte bu şekilde olur. Gerçekten de modernliğin günümüzdeki en büyük bunalımlarından biri de insanların ve toplumların bir umursamazlık seli içinde belleksizleşmeleridir.

Gelelim siyasete... Bir toplumun siyaset söylemini belirleyen, siyasete yön veren, bütün bu kurumlar ortadan kalmışsa, hala varlığını sürdüren gerçek bir siyasetten söz edebilir miyiz? Siyaseti belirleyen kurumların yerini eğer televizyon kültürü almışsa, bu kurumların söylemini televizyon belirliyorsa, siyaset söylemini de televizyonun mantığını oluşturan görsel imaja dayalı gösteri söylemi ile çağın ruhuna uygun olarak, yalan söyleyen bir retorik kullanan reklam söylemi belirlemektedir. Böylece ABD'nin eski başkanı Ronald Reagan'ın bir Hollywood aktörü ve onun en büyük rakiplerinden birinin 1960'lı yıllarda en çok izlenen televizyon şovunun başrol oyuncusu olması bizi şaşırtmamalıdır. Aynı şekilde, sonraki seçimlerden birinde başkanlığa adaylığını koyan Peder Jesse Jackson da televizyon sunuculuğu yapmıştır. "Öbür yandan, bir seferinde makyajcıların sabotajı yüzünden seçim kaybettiğini iddia eden eski başkanlardan Nixon, Senatör Edward Kennedy'ye, ciddi bir başkanlık yarışına atılmaya on kilo vererek başlamasını tavsiye etmiştir."[9] Son ABD seçimlerini Cumhuriyetçilerin kazanmasından hemen sonra yapılan kutlamalar sırasında, bir Cumhuriyetçi seçmen tv kameralarına dönerek, "Bir de Cumhuriyetçiler dans etmeyi bilmez, diyorlar, bakın nasıl dans ediyoruz," dediğinde biraz ötedeki pistte yeni başkan G.W. Bush eşiyle dans etmekteydi. Hatta ülkemizde, daha birkaç sene önce bir CHP kongresinde Deniz Baykal 'önemli' bir konuşma yapmak için kürsüye büyük bir görsel şov ve popüler bir şarkı eşliğinde koşar adım gelmişti. Bu görüntü insanlara ancak ve ancak şunu söyler: "Ne diyeceğime boşverin; nasıl da fiyakalıyım, siz asıl ona bakın." Artık, siyasete soyunan herkesin, yanlarında bir imaj taktisyeni bulundurmaları dikkat çekicidir. "Zayıflıklar, başarısızlık ve skandallar artık felakete yol açmıyor. Önemli olan güvenilir kılınmasıdır. Hükümetlerin tanıtım dokunulmazlığı, Büyük temizleme tozu reklamlarının tanıtım dokunulmazlıklarına benziyor."[10]

Dünyanın, içi boş görüntüler yumağı haline getirilmesinin ve eğlencenin getirdiği hazzın kitleleri nasıl uyuşturduğunu değilse de, görsel imajın insanlar ve kitleler üzerindeki etkisini ilk keşfedenlerden biri sanırım Adolf Hitler olmuştu. Hitler günümüzde yaşasaydı kesinlikle bir "showman" olabilecek yetenekte biriydi. Onun için kitle karşısında, görüntü her şeyden önemliydi. O, imaj ustası bir ikondu ve eğer malını bu kadar iyi pazarlayan bir usta olmasaydı bu kadar insanı böylesine kolay öldüremezdi. Onun fotoğraflarına bir bakın; askeri üniformasının içinde, belirsiz bir ufka odaklanmış kararlı bakışlar, dışarı çıkarılmış şişkin bir göğüs, söylev veriyor edasıyla takınılmış bir yüz ifadesi, havaya kaldırılmış sıkılı bir yumruk ve o yumruk üzerinde, kudreti simgeleyen şişmiş damarlar; ya da sarışın bir Alman çocuğuna şefkatle sarılarak, onu dış dünyadan korumaya yönelmiş kollar...vs. Hitler'in görsel imaja yüklenerek kitlelere yaptığı tüm bu göndermeler zihinlere güçlü bir insan portresi çizer. Ama her şey görsel bir oyun, bir kandırmacadır aslında. Belki de Hitler'in değil, görüntülerin, imajların bir oyunudur bu. Öyle ki, görüntüsüne sonsuz bir güven besleyen Hitler'i bile ölüme götüren bir oyun.

Telgrafla başlayan, televizyon ve diğer gelişmelerle güçlenen yeni bir tür kamusal söylemin etkisi altına girmesiyle birlikte insanlar, tarihlerinde ilk defa günümüzde, enformasyona doyma ve bununla birlikte politik etki alanlarının daralması sorunuyla karşı karşıya kalmışlardır. Artık insanlar ne kendileri, ne de üyesi bulundukları toplum için belli aralıklarla sandık başına gidip oy kullanmaktan başka bir şey yapmıyorlar. 1968 Mayıs'ı bile artık "hoş bir anı" olmaktan öteye gidemiyor. İnsanlar geçmişe oranla daha fazla örgütlenme haklarına sahip olmalarına karşın, giderek apolitik bir yapının ve artık kendilerinin olmayan bir hayatın edilgen, yalnız ve yabancılaşmış özneleri 'belki de "nesneleri" demem gerekirdi- oluyorlar.

Televizyon ve bilgisayarın sunduğu kamusal söylem ile insanlığın pek çok varoluşsal sorununa 'çözüm' bulunmuştur(!). Örneğin; kimlik sorununa internet aracılığıyla son verilmiş gibi görünmektedir. Öyle ya, size internet aracılığıyla mesaj yollayan kişinin gerçekte kim, hangi cins ve ırktan olduğu gibi saçma sapan sorularla neden ilgilenesiniz ki? Bu sayede siz de kendinizi gizlersiniz ve bir süre sonra, bir kimlik sahibi olmanın tüm sorumluluklarından arınmış olursunuz. Böylelikle, bir insanla karşılaşmanın yaratacağı dayanılmaz sıkıntılara da son verirsiniz. Kim böyle 'özgür' bir dünyada ve gırtlağına kadar hazza batmış bir şekilde yaşarken daha fazla özgürlük isteğine kapılıp başını ağrıtır ki? "Öteki"nin olmadığı bir dünyada istediğiniz kadar özgür değil misiniz zaten? Jean Baudrillard, "Bizler düşüncemizde özgürüz," derken haklı değil mi? Özgürlüğü en sonunda 'mış gibi yapmaya indirgemiyor muyuz?

Tüm bu manzara Orwell'in değil, Huxley'in haklı çıktığının bir göstergesi değil mi? "Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. (...) Huxley, Orwell'in 1984'ünde insanların acı çekerek denetlendiğine dikkat çekerken; Cesur Yeni Dünya'da insanlar hazza boğularak denetlenmektedir. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu." [11]

Aslında artık özgür değiliz ve bizim olmayan bir hayatı yaşıyoruz; daha da korkuncu, özgürlüğümüz için yaptığımız tek şey, kendimizi daha fazla hazza gömmek oluyor.

Notlar:
1 Neil Postman. "Televizyon: Öldüren Eğlence" (Ayrıntı Yay. 1994)
2 A.g.y.
3 A.g.y.
4 A.g.y.
5 A.g.y.
6 A.g.y.
7 A.g.y.
8 Ünsal Oskay. "Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım" (Yapı Kredi Yay.1998)
9 Neil Postman. "Televizyon: Öldüren Eğlence" (Ayrıntı Yay. 1994)
10 Jean Baudrillard. "Amerika" (Ayrıntı Yay. 1997)
11 Neil Postman. "Televizyon: Öldüren Eğlence" (Ayrıntı Yay. 1994)
Ana Sayfa | Edebiyat | Felsefe | Fotoğraf | Müzik | Politika | Sinema | Tarih | Diğer | Plastik Sanatlar

© Sitedeki metinlerin tüm hakları ve sorumlulukları yazarlarına aittir.
http://kirpi.fisek.com.tr